Yazı-Fotoğraf Anıl Gencelli
Paris Roubaix ve Tour of Flanders… Bisiklete gönlünü kaptırmış her kişinin yerinden izlemeyi tecrübe etmesi gereken, bahar klasikleri sezonunun en önemli iki yarışı.
Helikopter uzaktan belirdi, yaklaşmaya başladı. Kaçan ikili virajı alarak yokuş aşağı iniyor, birkaç saniye sonra arkalarından ip gibi uzamış peloton… Kaçan ikili gözden kayboldu, Paterberg’i tırmanmaya başlamış olmalılar. Tırmanışın alt kısmında bekleyenlerin çığlıkları duyulmaya başlıyor. Geliyorlar!
Tour of Flanders’tan bir gün önce, hem Oudenaarde tren istasyonundan Paterberg’e ulaşımı öğrenmek için hem de Oudenaarde’de bulunan, Tour of Flanders’ın tarihininde bir tura çıkmanızı sağlayan Centrum Ronde Van Vlaanderen’ı gezmek için finiş şehri olan Oudenaarde’ye gittim. Yarış günü istasyondan Kwaremont tırmanışına çok yakın bir yere ücretsiz servis olduğunu öğrenerek muhteşem bir rahatlama yaşadım. (Eğer bu yarışı Paterberg’ten izleyemeyecek olsaydım, içimdeki ukde, Cancellara’yı ve Boonen’ı görememekten daha büyük olacaktı.) Kwaremont’tan da Paterberg yokuşu yaklaşık iki kilometreydi.
Yarışı Paterberg’de izlemeyi garantiledikten sonra, profesyonel yarıştan bir gün önce, üç farklı mesafede koşulan amatör yarış Ronde Van Vlaanderen Cyclo’nun finiş bölgesini görmeye gittim. Finiş alanına gittiğimde gördüğüm manzarayla daha önce karşılaşmamıştım. Yüzlerce bisikletli önümden geçiyordu. Aralarında, Türkiye’deki yaşıtlarına spor olarak sadece futbol gösterilen çocuklar da vardı. Bu manzarayı bir daha uzun bir süre göremeyeceğimin farkında olarak finiş bölgesine gelen bisikletçileri izledim. Belki yakın bir gelecekte, bu dergiyi okuduğunuz topraklarda da benzer manzaralara şahit olma hayalleriyle Centrum Ronde Van Vlaanderen’e doğru yürüyüşe geçtim. Müzenin bulunduğu binada, Tour of Flanders konseptiyle süslenmiş şahane bir kafe yer alıyor. Eğer vaktiniz varsa, burada oturup, eski bisiklet formalarını inceleyerek bir şeyler içebilirsiniz. Müzede dikkat çekici fazlasıyla detay var. Bunlardan benim için en önemlisi, Fabian Cancellara’ya ayrılan bölüm. Bu bölümde, İsviçrelinin kullandığı üç tane bisikletin yanında bir takım kişisel eşyaları sergileniyor. Bu bisikletlerin en önemlisi, Cancellara’nın 2013 Tour of Flanders’ı kazandığı, Spartacus temalı bisiklet.
Bisikletçileri beklerken canımız sıkılmıyordu;

Kalacak yer konusunu ayarlamada biraz geç kaldığım için Oudenaarde’ye en yakın Antwerp’te yer bulmuştum. Yarış sabahı erken bir saatte uyandım ve Antwerp Central istasyonunda, Tour of Turkey 2014 gönüllü takımından arkadaşım, Erasmus’unu Hollanda’da geçiren Bensu’yla buluştum. O da yarış için bir gün önceden Antwerp’e gelmişti. Günün ilk trenlerinden birine binerek Oudenaarde’ye doğru iki saatlik yolculuğa başladık.
Trenden indikten sonra servislere yöneldik. Güneşli havaya bir yandan sevindim, diğer yandan üzüldüm. Sevindiğim kısım, bekleyeceğimiz saatler boyunca tek sorunumuzun yorgunluk olacağıydı. Üzüldüğüm kısım da, yarışın rahat(!) bir şekilde geçecek olmasıydı. Bisikletçilerin çamurlu ve daha bitkin hallerini göremeyecek olmaya üzülmek, içimdeki sadistin, bisiklet sevdam tarafından dürtülmesiydi adeta. Servisten indikten sonra gördüğüm atmosfer, içimden ‘’İşte bu!’’ tepkisi vermeme sebep olmuştu. Çayırlığın ortasında bir dev ekran, önünde dizilmiş onlarca katlanır sandalye, kurulan yiyecek stantları ve hemen yanında da parke taşlı Kwaremont yokuşu.
Paterberg yokuşunu uzaktan görmek bile korkutucuydu. O yokuş o gün benim gözümde 360 metrelik bir devdi. Yokuşu tırmanırken, kilometrelerce bisiklet sürdükten sonra bacaklarda yarattığı acıyı sadece tahmin etmeye çalışıyordum. Elimden başka bir şey gelmiyordu. Yarışı takip etmek için yokuşun en dik yerini seçmiştik. Peloton’un önümüzden geçişi ne kadar yavaş olursa, hatırası da o kadar fazla olacaktı.
Bisikletçileri beklerken canımız sıkılmıyordu; çünkü yanımızda Paterberg’in en çılgın fanları Belçikalı bir baba oğul ve Fabian Cancellara’nın sadık fanları Cancellara4Ever vardı. Paterberg’ten ilk önce elit kadınlar yarışı geçecekti. O gün Paterberg’e gidene kadar bu durumdan haberdar olmayışım konusunda kendimi fazlasıyla suçladım. Dünyanın en güzel sporlarından biri sadece erkeklere kalmamalıydı. Kadınlardan oluşan peloton geçerken duyduğum heyecan, erkeklerden çok da az değildi. Önümde, %20’lik bir eğimde kendilerini sonuna kadar zorlayan kadınlar vardı. Bu kadınlara duyduğum saygı, erkeklere duyduğum saygıdan çok daha fazlaydı. Saygımın sebebi kadın oldukları için değil, medya ve taraftar ilgisizliğine rağmen bu sporu hakkını vererek yapıyor olmalarıydı.
Veledroma bir kilometre…
Günün ikinci pelotonu Paterberg’ten ilk geçişini yaparken heyecan zirvedeydi. Sadece televizyon ekranından izlemeye alıştığım bu yarışı, Bradley Wiggins’in sakalına dokunabilecek bir mesafeden izlemek çok uzun bir süre boyunca bir daha elime geçmeyecek bir şanstı. Geçen her bisikletçiye destek veriyor, tanıdığım bir bisikletçi geçerse ismini haykırıyordum. COME ON WIGGO!
Pelotonun ikinci geçişinde öndeki ikili Kristoff ve Terpstra’ydı. Yarışı izlemek için Paterberg’i seçmemin en büyük sebebi, tıpkı 2013’te olduğu gibi, yarışın burada yapılan bir atakla kazanılacağını ummamdı. Bu yüzden de ismini haykırdığım kişi Terpstra’ydı. Olası bir sprint mücadelesinde yarışı kimin alacağını biliyordum. Kristoff beni yanıltmadı ve yarışı çok rahat bir sprint mücadelesiyle kazandı.
Son sektöre girdiler. Veledroma bir kilometre… Tribünlerde ayakta bekliyorum, veledroma girdikleri anı kaçırmak istemiyorum. Veledromdalar. Sola dönüş… İlk tur atılıyor. Bu grupta en iyi sprinter Degenkolb, benim favorim de o. Son 200 metre… Degenkolb sprinte başladı. ‘’COME ON JOHN!’’
Paris – Roubaix… Bir yarış için yapılan benzetmelerden birinin kraliçe birinin de cehennem göndermesi içermesi, o yarışın ne kadar epik bir yarış olduğunu göstermeye fazlasıyla yeterli. Paris Roubaix, kimilerine göre klasiklerin kraliçesi, kimilerine göre de bir cehennem… Benzetme için neyi uygun görürseniz görün, Paris Roubaix, bisiklet sezonunun en dikkat çeken yarışlarından biri. Bu şöhretini borçlu olduğu çok fazla şey var. Parke taşlı yollar, Arrenberg Ormanı, tarihi veledrom, tarihi veledromdaki duşlar, yarış galibine verilen parke taşı kupa… Bu yarışı sevmek için çok fazla sebebimiz var.Yarıştan bir gün öncesini, trenlerde ve yürüyerek geçirdiğim bir haftanın yorgunluğu sonrası, kaldığım hostelde dinlenerek geçirdim. Kuzeyin Cehennemi için enerjimi toplamalıydım. Hostel, Gent’teydi ve ben yine Tour of Flanders’ta olduğu gibi, yarış sabahı ilk trenlerden birine binerek Roubaix’ye doğru yola koyuldum. Bu sefer yol arkadaşım kulaklığımdı.
“Fransa’da olduğumu bir kez daha hatırlattı”
Roubaix tren istasyonunda indikten sonra veledroma yaklaşık 5 kilometrelik bir mesafe var. Bu mesafeyi yürüdükten sonra veledroma girdim. İlk önce tribünlerin yanında, bitiş çizgisine 75 metre kala, güzel bir yere konuşlanmıştım. Bir tek sorunum vardı. 9 gündür yoldaydım ve bacaklarım son güçlerini kullanıyordu. Yarışın veledroma ulaşmasına neredeyse 6 saat vardı. Bacaklarımın yorgunluğa dayanamayıp yarışı heyecanın çok fazla olmadığı bir yerden, bitkin bir şekilde izlemekten korkuyordum. Bu korkum, tribünlerin açılacağını öğrenmemle tamamen yok oldu. Yarışı rahat bir şekilde takip edeceğimi anlamam, 11 günlük yolculuğum sırasındaki en rahatlatıcı andı.
Tribünlere geçtiğimde kendime en önden, finiş çizgisine çok yakın bir noktada bulduğum yerdeki keyfim, güvenlik görevlileri tarafından bozulmuştu. VIP bölümünden bir yandaki tribüne geçtiğimde, Paterberg’te çılgın Belçikalı fanla yaptığım sohbet aklıma gelmişti. Şöyle demişti; ‘Kwaremont’taki VIP çadırında içkilerini içenler buraya yarışı izlemeye gelmiyor ama onlar olmadan da bu yarışlar olmaz.’ Diğer tribünde de güzel bir yer bulmuş ve beklemeye geçmiştim.
İtiraf etmeliyim ki önümdeki büyük ekrandan yarışı takip etmeme rağmen, yarışın ilk saatlerinde fazlasıyla sıkıldım. Bunda en büyük etken, veledrom içinde saatlerce bekleyenlere yapılan yayının sadece Fransızca olmasıydı. Dünyada en çok takip edilen yarışlardan birinde, bir bisiklet mabedinde, yapılan Fransızca yayın, bana Fransa’da olduğumu bir kez daha hatırlattı.
Peloton Arrenberg’e girdiği sırada veledroma da Junior Paris Roubaix’yi tamamlamak üzere olan sporcular giriyordu. Birinci ve ikinciliği Hollandalılar almıştı. Kendisine atak yapan takım arkadaşı için de sevinen sporcuyu görmek, bu spora olan sevgimi bir kat daha arttırmıştı.
Junior’ların çaktığı kıvılcımı, elit erkekler bir yangına çevirmişti. Lider grup veledroma girer girmez başlayan çığlıklar, futbol stadyumlarını aratmayacak cinstendi. Veledroma giren her bisikletçinin yüzünde tükenmişlikle birlikte bir rahatlama vardı. Cehennemden kurtulup, kraliçeye kavuşmuşlardı.


