Bizimle iletişime geçin
Cyclist Türkiye Tüm D&R Mağazalarında!

Profiller

BİSİKLETİN SESİ

Sarper Günsal ve Berkem Ceylan’a Eurosport’un bisiklet yayınlarından aşinayız. Ancak çok azımız ikilinin uzun bir geçmişe sahip anlatıcılık koltuğundaki yaşantısından haberdar. Cyclist Türkiye, bisiklete değer katan iki anlatıcının mesleki yaşantılarını kendilerinden dinliyor

Röportaj ERMAN ÖNER  Fotoğraf TARIK GÜL

Cyc: Bisiklet yarışları anlatmaya ne zaman ve nasıl başladınız?

Sarper Günsal: Bisikletle 90’ların ortasından beri ilgileniyorum; mailler yazıyor kendi arkadaşlarımı darlıyor, forumlarda yazılanlara karşı çıkıyordum. O dönem mtbtr.com’dan tanışıklığımız olan Aydan (Çelik) Eurosport’ta yorumcuydu, beni önermiş. 2006’da sanıyorum Fransa Turu’yla başladım. O zamanlar iş hayatım vardı. Yayınlara ara ara gelebiliyordum. Üç yıl önce emekli oldum ve daha sık gelmeye başladım. 

Berkem Ceylan: Ben de turkiyef1.com’da Formula 1 yazıları yazıyordum. Eurosport’a gelme hikayem motorsporları üzerinden 18 yaşımda oldu. Turkiyef1.com’dan Kürşat Saman Eurosport’ta yarışları yorumluyordu. O yoruma geldikçe biz de ara ara yarışları izlemeye geliyorduk. Sonrasında Kürşat askere gitti ve 2008 Le Mans 24’te bir yorumcu ihtiyacı doğdu. Bana “Le Mans 24’te yorumculuk yapar mısın?” dendi. Bu şekilde Eurosport hikayem başlamış oldu. 

Bisiklete ise Lance Armstrong döneminden itibaren ilgim vardı. Sonrasında kanalda spiker olmam yönünde bir teklif gelince, önce motor sporları ardından bisiklet yayınlarıyla anlatıcılığa başladım. 2010 Paris-Nice anlattığım ilk yarış olması lazım. 

Cyc: Anlatım açısından bisiklet yarışlarının diğer spor branşlarına göre kendine has özellikleri var. Bu farklılıkları anlatım koltuğunda olan sizlerden dinleyebilir miyiz?

BC: Dinamiği farklı olduğundan 45 dakikalık bir araba yarışında yalnızca olup bitenleri dahi anlatsanız izleyiciye yeter. Ama altı saatlik bir bisiklet yayınını yalnızca yaşananları aktararak bitiremezsiniz. Dolayısıyla yarışın geçeceği bölgelere dair mutlaka bir çalışmanız olmalı.

SG: Hakikaten bu işe başladıktan sonra Orta Çağ ve Avrupa tarihine ilgim arttı. Çünkü geçilen şehirlerin bir sürü hikayesi var. Özellikle 14.yy’dan 18.’yy’a kadar Avrupa tarihi hakkında kitaplar okumayı ve yayınlarda yeri geldikçe bu anekdotları paylaşmayı seviyorum. 

Cyc: Bisiklet teknolojisinden yarış taktiklerine kadar bisiklet sporu değişim halinde. Bisiklet yayıncılığı anlamında başladığınız döneme kıyasla anlatıcılık ne ölçüde değişti?

BC: Son üç yılda bisiklet yayınları hem yayınlanan yarışların sayısı hem de yayın süresi anlamında oldukça arttı. 

SG: Bu sayede seyirci arttığı gibi işi bilen adam sayısı da arttı. Bu da bizi daha iyi olmaya itti. Anlatıcılık açısından değil belki ama ben kendimi çok geliştirmek zorunda kaldım. Geçmişe kıyasla artık seyircinin bilmediği ama ilgilenebileceği farklı konuları gündeme getirmek gerekiyor. 

Cyc: Bisiklet yayınlarının nev-i şahsına münhasır karakteristik özelliklerinden biri de uzun saatler boyu durmaksızın konuşmak gerektirmesi. Boşluğa düşmeden sürekli bir şeylerden bahsetmek zor olmuyor mu?

SG: Çok yorucu oluyor. Bu yıl Giro başladı, ilk 10 gün akşam 10’da yatağa düştüm. Sonrasında vücut alışıyor ama hakikaten yıpratıcı. Mesela bu Giro’da her gün bir saat bisiklete bineceğime dair kendime söz vermiştim. Altı gün binebildim sonra patladı (gülüyor).

BC: Her gün 5-6 saat seminer vermek gibi aslında. Sürekli konuşuyorsunuz, birbirinizi konuşturmaya çalışıyorsunuz. İşin bir de yalnızca yayın boyutu yok, öncesinde yaptığınız hazırlıklar da var. Genel olarak mental anlamda çok yorucu. Tek avantajımız oturarak konuşuyoruz ve eğlenceli bir şey anlatıyoruz.

SG: Bazen çok sıkıcı etaplar da olabiliyor tabii.

BC: Düz etaplar…

SG: Geçmiyor, gün geçmiyor! (gülüyor)

BC: 235km’lik ovaların geçildiği düz etaplarda konuşacak konu bulmak bile insanın mental yorgunluğuna ekleniyor. Yayından sonra insanlarla konuşasın gelmiyor, beynini boşaltmak istiyorsun.

SG: Aynen. Fiziksel bir yorgunluk yok ama o mental yorgunluk akşam sana fiziksel bir yorgunluk olarak geri dönüyor. Sanki bütün gün taş taşıdık.

Cyc: Şüphesiz yeni medyanın hayatımızı kuşatması yayınları da dönüştürdü. Artık izleyiciler tek bir mesaj ile sizlere ulaşabiliyor. Bu durum üzerinizde bir baskı yaratıyor mu?

BC: Seyirci kötü niyetli olmamakla birlikte, ufak bir hata da yapsan hemen yazıyor. Tabii ki bunda bir yanlış yok. Nitekim buna da alışıyorsun, eleştiri elbette olacak. 

SG: Bir yanıyla sosyal medya işimizi kolaylaştırdı. Seyirci ile iletişimde olmak, onların sorularına cevap vermek yayını zenginleştiriyor.

Cyc: Uzun süreler konuşmak demişken, spiker ve yorumcu arasındaki uyum kuşkusuz yayınlar açısından kilit. Aranızdaki kimyayı nasıl görüyorsunuz?

BC: Sarper Bey ile Eurosport vasıtasıyla tanıştık ve sonradan yakın iki arkadaş olduk. Bunda Eurosport kadar Veloturk projesi sebebiyle bir arada yaptığımız seyahatler ve geçirdiğimiz vakitler de etkili. Bilmiyorum seyirciler yayınlarda nasıl görüyor ama biz dışarıda da görüşüyoruz. Ve dışarıda yayınlarda olduğumuzdan çok daha samimiyiz.

SG: Bu samimiyetin katkısı seyircinin yayına yansıyan samimiyetinde hissediliyor. Belki bazen abartıyor da olabiliriz ama ben eğlenmeden iş yapamıyorum. O nedenle, Caner (Eler) ile de öyle, farklı bir iletişimimiz oluştu. Adına ne dersen artık muhabbet, geyik olmaksızın yayın yapamıyorum. Benden kaynaklanıyor yani bunlar ciddi çocuklar yoksa (gülüyor). 

Benim yaptığım bir şey daha var; tanıdıklarımı, ailemi yayına katıyorum. “Sayın Eşim” diye bilinen biri var mesela, “Sarper Bey’in kronometresi” var sonra.

BC: Bunlar Sarper Bey’in küçük çakallıkları (gülüyor). Kimya demişken Sarper ile bizim yarış okuma biçimlerimiz de birbirini tamamlıyor. 

SG: Evet, benim göremediğimi o görüyor, onun göremediğini ben. 

BC: Bu bir bütündelik, anlatamayacağın bir uyum… Pink Floyd’dan David Gilmore, Roger Walters gibi değiliz belki ama aramızda belli bir ahenk var. 

SG: Bu ahenk son yıllarda daha da gelişti. Eskiden Berkem’in sözünü çok keserdim mesela. 

BC: Hala da kesiyor, bunu parantez içerisinde yazalım lütfen (gülüyor).

SG: Yayınlarda ben daha heyecanlıyım. Aklıma bir şey geldiğinde hemen söylemek istiyorum. Bu işi uzun süre amatör yapmanın da etkisi vardır belki, eğitimini almadık sonuçta.

Cyc: Bisiklet sporunun biraz doğası gereği bisikletçileri ayırt etmek bir hayli güç. Sizin bu konuda uyguladığınız ilginç teknikler var mı?

BC: Özel bir tekniğim yok ama dikkat etmek gerekiyor. Mesela bir sporcunun kullandığı ayakkabı biçimi bile olabilir. 

SG: Bir süre ben Alexis Vuillermoz’u sarı ayakkabılarından tanıyordum. Sonra diğerleri de sarı giymeye başladı, vicdansızlar! 

BC: Çünkü takımın sponsoru Mavic ve onlar da genelde sarı ayakkabılar yapıyor.

SG: Bir sene çok büyük patladım öyle! (gülüyor)

BC: Biraz baktıkça aşina olmakla alakalı. Ama enteresan bir şey söyleyeyim; Kasım aylarında Fransa Turu’nun tanıtım toplantısı yapılır ve biz de yayınlarız. Sporcular takım elbise ile geliyor. Kask yok, gözlük yok, o zaman mesela tanımakta daha fazla zorlanıyoruz. 

SG: Nibali’nin mesela çok karakteristik bir gidon tutuşu var, onu hemen tanıyorsun. Bazı adamlar var öyle, tabii Yates kardeşler bir dönem bizi bitirdi. Onlar beraber yarışa girdi mi bitiyoruz (gülüyor). 

BC: Onları bir ara gözlük renklerinden ayırt ediyorduk.  

Cyc: Özellikle 21 gün süren üç haftalık turlar öncesinde yayınlara nasıl bir hazırlık sürecinden geçiyorsunuz?

SG: Ben hazırlanmaya 10 gün öncesinden başlıyorum. Değişik mecmualara yazılar da yazdığımdan bilgi toparlamaya başlıyorum. Yıl içerisinde duyduklarımız da oluyor. Fakat asıl yol kitabı geldikten sonra çalışıyoruz. Nereden geçecek, orada ne olmuş, ne yetişiyor…. Genelde coğrafi ve tarihi bir çalışma oluyor. Yarış ve sporcularla ilgili gelişmeleri zaten her gün takip ediyoruz. 

BC: İşin kültürel boyutuyla ilgili bir çalışma oluyor. Yarışçılarla ilgili derinlemesine bir araştırma yapmamıza gerek kalmıyor çünkü senenin 300 günü yarış anlatıyoruz. Hepsine hakim olabilmek mümkün değil belki ama Giro’da ya da Kaliforniya’da anlattığımız birçok adam Fransa Turu’na gelecek. Halkalar birbirini tamamlıyor yani. Kültürel çalışmalar olarak ise büyük tur ekseninde güzergah belli olduğunda bu sene yarış nerelere uğruyor diye her zaman bakarım. 

SG: Mesela iki yıl önce İtalya Bisiklet Turu Puglia’ya gitmişti. Berkem’in de benim de oturup deli gibi çalıştığımızı biliyorum. 

BC: Giro’dan örnek vereyim; bu sene Fausto Coppi’nin 100’üncü doğum yılı olması vesilesiyle tur, onun doğup büyüdüğü Novi Ligure’ya topraklarına gitti. Novi Ligure’dan başka kimler çıkmış diye bir bakıyorsun, tarihte Costante Girardengo diye bir adam var, İtalyanların ilk büyük şampiyonu. Coppi’den söz ona geliyor. 

SG: Oradan da Biagio Cavanna’ya geliyor. Mesela orada bir demir oksit fabrikası varmış, fabrikanın sahibi Cavanna’ya aynı MKE Ankaragücü gibi sana burada bir yatakhane yapayım, ekibi çalıştır diyor. Merakımı kaşıyan şeyler bulurum. Iberia diye başlıyorsun Olivetti’ye, Olivetti’den faşizme…

Cyc: Yıllar içerisinde bisikleti çok takip etmese de verdiğiniz özel bilgiler için yarışları takip eden bir kitle oluşturduğunuzu düşünüyorum, katılır mısınız?

SG: Zaten özellikle orta yaş ve orta yaşın üstü seyirci ondan izliyor bence.

BC: Babam öyle başladı mesela. Ben bisiklet anlatmadan önce bisiklet nedir, diyen bir adamdı. Şimdi baya “şu atak yaptı şu kaçtı, yarın ne olur?” diye sohbet ediyor. Bisiklet bir de hemen oturup çözebileceğiniz bir dinamiğe sahip değil, hakikaten emek istiyor. Fakat bir kere kültürel olur, yarış virüsü olur, içselleştirildiğinde bir şekilde seyirciyi kendine çekiyor. 

Cyc: Anlatımlar süresince izleyicilerle birçok istatistik ve bilgi paylaşıyorsunuz. Yayınlara nasıl giriyorsunuz?

SG: Eskiden yazardım sonradan laptop ile girmeye başladım. Artık bir takım şeylere anında bakabiliyorsun. Ben zaten hafızası çok kuvvetli bir adam değilimdir ama her şeyi kafada tutmaya da imkan yok. 

BC: Yararlandığımız bazı kaynaklar var aslında. Mesela procyclingstats.com’u söyleyebilirim. En çok onu kullanıyoruz herhalde. 

SG: Tabii Eurosport’tan gelen bir takım kaynaklar da var. Büyük turlar başlarken özel bir takım bilgiler gönderiyorlar. 

Cyc: Uzun saatler süren yayınlar sonrası zihninizi bisikletten nasıl arındırıyorsunuz?

SG: Akşam eve gidince mutlaka birkaç kadeh bir şeyler alıyorum. Fakat ertesi sabah 7’de kalkar, 9’a kadar ders çalışırım. Buraya gelirken de bir gün önceki podcast’leri dinlerim. 

BC: Ben genelde sosyal programlar koymaya çalışıyorum kendime, arkadaşlarımla buluşmak gibi. Giro süresince çok dizi izledim mesela. Onun harici otomobillere merakım var, biraz o yöne dair okumalar yapıyorum. Bisiklet dışında işler yapmaya gayret gösteriyorum. 

Cyc: Ama bir uzaklaşma muhakkak gerektiriyor sanırım?

BC: Tabii ki, muhakkak gerektiriyor, ertesi güne makinayı yenilemeden olmuyor.

SG: Ben buradan çıkıp eve giderken özellikle Fransa Turu’nu yayınlayan bir radyo kanalı buluyor, eve gidene kadar da oradaki yarış sonrası değerlendirmeleri dinliyorum. 

Cyc: Bir etabın bitişinden ertesi günkü etabın başlangıcına kadar gününüz nasıl geçiyor?

SG: Akşam, Twitter’da takip ettiğim bir takım hesaplar var, onlara bakıyorum ama eve gittikten sonra bağlantımı kesiyorum. Aslında bakıyorum ya…

BC: Çünkü bisiklet bizim için hem bir meslek hem de bir tutku; o nedenle ister istemez bakıyoruz. Bir de atıyorum bugünkü etapta manyak bir şey oldu, bir anlatıcı olarak değil ama bir bisikletsever olarak merak ediyorsun. 

SG: Biz aslında bu işe spiker ya da anlatıcı olarak değil de bir bisikletsever olarak başladığımızdan o amatör yan devam ediyor. Bisiklet hep hayatımızda, benim yatak odamda bisiklet duruyor. 

Cyc: Yayınları nasıl fiziki şartlar altında yapıyorsunuz, bizlere biraz da çalışma ortamınızdan bahseder misiniz?

SG: Siz yarışı HD izliyorsunuz ama biz öyle izlemiyoruz. Bize gelen yayın 720p. Dolayısıyla çözünürlük daha düşük. Yeni yerimizde ekranlar daha büyük ama eskiden küçüktü.

BC: Bazen bir numarayı göremiyoruz atıyorum ama siz 4K televizyondan izliyorsunuz belki, haliyle ayna gibi ve diyorsun ki “bu numarayı nasıl göremediler”, ama kazın ayağı öyle değil. 

SG: Çok büyük imkansızlıklar içindeyiz (gülüyor).

BC: 2008’de ofis Beşiktaş’taydı, tüplü ekrandan yayın yaptığımı bilirim. 

SG: Ben renksiz de yaptım galiba. 

BC: Yok artık!

SG: Hafızam beni yanıltıyor da olabilir.

BC: Dramaya bağladı Sarper.

SG: Gözüme bant takıp yarış anlattırdılar (gülüyor).

Cyc: Son olarak, Eurosport Türkiye’nin ülkedeki bisiklet kültürüne katkılarını nasıl değerlendirirsiniz?

SG: Ben olduğunu düşünüyorum. İnsan bir şeyi bildikçe seviyor ve sevdikçe de bilmek istiyor. Bu anlamda öğretmek demek ayıp olur ama biraz daha tanıttık. 

BC: Ben bu konuda muhakkak Caner Eler’in adını anmak isterim. Bu işin bana kalırsa başlangıç noktası Caner Eler’dir. Onun getirdiği bir kitle var, biz daha çok onun üzerine inşa etmeye çalışıyoruz. 

SG: Caner belki o kadar tarih, coğrafya anlatmasaydı biz de o konulara girmeyebilirdik. Çünkü İngilizce yayınlar bizim kadar bu konulara girmiyor. 

BC: Caner’in oturttuğu bir anlayış stili var ve bugün bizim devam ettirdiğimiz de onun tarzı. Bisiklet spikerliği aslında çok yeni bir meslek, 20 sene önce böyle bir terim yoktu. Ama şimdi bisiklet spikerliği diye bir meslek grubu oluştu, bunun da referans noktası sevgili Caner’dir. 

SG: Caner’in anlatış stilinin bugün de devam ediyor olması, aslında yeni başlayacak olanlara bir yük getiriyor. Çünkü Caner çok bilgili ve donanımlı bir adam. Yeni anlatıcılar sadece oturup yarış anlatamaz. Bunun üzerine çıkması lazım.

KISA KISA

İlginç notlar

SG: Bir kere yayında ağzımdan küfürlü bir kelime çıkmıştı, hala hatırladıkça zıpladığım bir anımdır. 

BC: Geçen yıl Fransa Turu’ndan sonra Belçika’da korkunç bir yarış anlatıyordum. Yarışı bile hatırlamıyorum ama kimse yarışmıyor, rezalet bir kaçış grubu var… Ve yayın dört saat sürüyor. Fransa Turu da yeni bittiği için motivasyon yerlerde tabii, çünkü bu işin en üst seviyesini görmüşsün ve ertesi gün rezalet bir Belçika yarışı anlatıyorsun. Bir yandan telefona bakıyorum. Bir noktada dayanamadım ve mikrofonu kapatıp, kız arkadaşıma sesli bir mesaj attım: “Dünyanın en kötü bisiklet yarışını anlatıyorum!” 

Sonra gitti mi diye bir de dinledim. Bir baktım ki mikrofon açık. Refleks olarak ekşi sözlük’e baktım, biri yakalamış mı diye. “Şu an anlattığı yarışta dünyanın en kötü yarışını anlatıyorum diyen spiker…” Yakalanmış… 

Bunun bir özrünü dilemek lazım dedim. “Kusura bakmayın dedim, ama hala arkasındayım, kötü bir yarış bu” diye özür diledim. Bizim bisiklet seyircisi ile öyle bir samimiyetimizin olduğunu düşünüyorum.

Unutamadığınız an

SG: Nibali’nin Milan-Sanremo’su

BC: Elbet daha vurucusu vardır ama Mathieu van der Poel’un Amstel zaferi.

İletişimde olduğunuz ya da arkadaşınız bisikletçiler var mı?

SG: Lachlan Morton ve Juan Antonia Flecha ile öğle yemeği yemiştik geçen yıl. Gilberto Simoni ile de Tour of Antalya’da samimi bir muhabbetimiz oldu. 

BC: Lionel Marie ile güzel bir dostluğumuz var. Bana hala yarışlardan bilgi verir.

E-Posta Bülteni

E-Posta bültenimize abone olun, en son haber ve röpörtajlardan ilk sizin haberiniz olsun!

Kaçırmayın:

CHRISTIAN MEIER

Yorumlar için tıklayın

Cevapla

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Öne Çıkanlar

TCDD’DEN BİSİKLET TAŞIMA SAATLERİNDE DEĞİŞİKLİK

Haberler

MİLLİ TAKIM, TAKIM KLASMANINDA İKİNCİ

Haberler

82 YAŞINDA BİR MİLYON KİLOMETREYE ULAŞTI

Haberler

İSTANBUL’UN BİSİKLETLERİ: İSBİKE

Editoryal

Bağlan
E-Posta Bülteni

E-Posta bültenimize abone olun, en son haber ve röpörtajlardan ilk sizin haberiniz olsun!