Hazırlayan ERMAN ÖNER
MARMARA TURU
Feyzi Açıkalın (Yazar-Tarihçi): Cumhurbaşkanlığı Türkiye Bisiklet Turu’nun öncülü sayılan Marmara Turu, her şeyiyle Talat Tuncalp’e aittir. Değerli spor insanı hem sporculuğu hem de idareciliğinin ilk yıllarından başlayarak Türk bisiklet sporunun gelişebilmesi için etaplı ve “beynelmilel” bir turun hayalini kurmuş ve yaşama geçirmiştir.
Gürol Atasoy (Bisikletçi): Yanlış bilmiyorsam Talat Bey (Tunçalp) bir gün Mısır’a gidiyor ve orada Mısır Turu’nu görüyor. Neden biz de kendi ülkemizde böyle bir bisiklet yarışı tertip etmiyoruz diyerek de Marmara Turu’nu başlatıyor.
Mustafa Palaska(Antrenör): Ben 1968’de antrenör olarak görev yaptım Marmara Turu’nda. Rıfat Çalışkan’dan Ali Hüryılmaz’a kadar tanıdığınız tüm sporcularla birlikte çalıştım. Esasında Marmara Turu adıyla başladı TUR. Sonrasında rota uzatılarak Türkiye Turu olarak uluslararası hale getirildi ve bugünlere kadar kaldı.
Çetin Yüce(Bisikletçi): Talat Tunçalp sadece TUR’un temellerini atmış değil, bisiklet sporunu kalkındırmış, sporu bilen, bisiklet sporunun çehresini değiştirmiş
bir insandır.
Federasyon başkanlığı dışında antrenörümüz de oydu, işini bırakır turlarda kamplarda başımızda durur, her şeyimizle birebir ilgilenirdi. Bu spora çok emek vermiş, büyük katkısı olan bir insandı. Üzerimizdeki emeğini inkar edemem.
Ünal Tolun(Eski Federasyon Başkanı): Yarış henüz daha Marmara Turu’yken İstanbul’da başlar İstanbul’da biterdi. İstanbul-Tekirdağ-Gelibolu-Çanakkale-Biga-Bursa-İzmit-İstanbul rotası sıklıkla takip edilirdi.
Feyzi Açıkalın: Marmara Turu ilk iki yılında Türk takımlarının katılımıyla organize edilmiş, 1965 yılından başlayarak da ulusal düzeyde gerçekleştirilmiş. İlerleyen yıllarda daha güçlü takımların gelmesiyle sporcularımızın gerçek gücü sınanmaya başlamıştır. Rıfat Çalışkan ve Çetin Yüce’nin o yıllarda yabancı sporculardan geri kalmadığını, yarış genel klasmanı mücadelesi verdiğini görüyoruz. Sprinter olarak da Nusret Ergül yabancılarla başa baş mücadele eden sporcudur.

Çetin Yüce: Bizim zamanımızda etaplar daha uzun ve zorluydu. İstanbul’dan başlayıp Ankara’ya gittiğimiz ve sonrasında tekrar İstanbul’a döndüğümüz etaplar olurdu, bir haftaya sığmazdı yarış.
Mustafa Palaska: Yalova’dan Gölcük’e kadar bisikletçiler toprak yolda yarış koşarlardı. Hatta etaplardan birinde yollar o kadar bozuktu ki askeri ciplerle takip etmiştik yarışı.
Ünal Tolun: Yanlış hatırlamıyorsam 1965 veya 66 yılıydı,
Almanya’daydım o dönem. Bana, “Bize biraz takım getir oralardan” dediler. Ben de onun üzerine 11 takımla tek tek görüşüp yarışı anlattım ve onları Marmara Turu’na davet ettim. Belçika, İsviçre, Fransa, Almanya, Avusturya… O zaman uçak yok tabii. Stuttgart’da toplandık ve 14-15 arabalık bir konvoyla yola çıktık. Gümrükte bizi görünce şaşırmışlardı o zaman. Sonra bu takımların yanına Bulgarlar, İran ve Suriye de eklendi.
Erol Küçükbakırcı(Bisikletçi-Federasyon Başkanı): Ben 1980’in sonuna kadar yarış koştum. Bizim koştuğumuz dönemde de çok sayıda yabancı takım gelirdi TUR’a. Bulgaristan, Çekoslavakya, Hollanda, Almanya gibi o zamanın güçlü ülkeleriyle rekabet ederdik, ama biz de çok iyiydik o zaman. Şöyle söyleyeyim; Türkiye’de bisikletin en güçlü olduğu tarih 1970-1980 arasıdır. O yüzden rakiplerimiz karşısında çok zorlanmıyorduk ve samimiyetle söylüyorum, şu anki imkanların yüzde yirmisine bile sahip değildik.
Hasan Terzi: Ben Marmara Turu’na yetişemedim, ilk defa 1972 yılında Türkiye Turu’nda yarış koştum. Rakipler zorluydu evet, ama biz de Ali Hüryılmaz’ın yetiştirdiği sporculardık. Ali Hüryılmaz’ın sporcusu olmak da ayrıcalıktı.

Çetin Yüce: 1963’te Marmara Turu adıyla düzenlenen ilk yarışta sporcu olarak yer aldım. İlk yıllarda Avrupa takımları yoktu ama sonrasında Almanya, Rusya, Fransa, İtalya, Belçika ve Hollanda’nın milli takımları gelmeye başladı ki bu ülkeler o zaman da çok güçlülerdi; keza, Doğu Bloku ülkeleri de çok kuvvetliydi.
Seyit Kırmızı(Bisikletçi): Komünist ülkelerin takımları çok güçlüydü. Sonra bu ülkeler Avrupa Birliği’ne girince kaybolup gittiler. O zaman mesela Ruslar vardı, bunlar direkt olimpiyata oynayan adamlardı ve Marmara Turu’na da gelirlerdi. Biz böyle adamlarla yarışırdık ama yine de başarılı olurduk.
Bizim yarıştığımız Marmara Turu, bugünkü Türkiye Turu’ndan oldukça farklıydı. Daha amatör ruhlu ancak rekabetin daha yoğun yaşandığı bir yarıştı.
Mustafa Palaska: Profesyonel insanlardı tabii rakiplerimiz, hayatlarını buna göre idame ettirirlerdi.
Gürol Atasoy: O yıllarda Hollanda, Rusya, Belçika, Bulgaristan, Almanya, Irak ve Suriye milli takımlarıyla yarışıyor, güzel dereceler elde ediyorduk. Milli takımda hedefimiz özellikle rahmetli Rıfat Çalışkan’ı korumak kollamaktı.
Hiç unutmam, turun bir etabında Rıfat’la birlikte giderken önümde Rıfat’ın lastiği patladı. “Dur oğlum jantı ver Rıfat’a” dedi hoca, ben de verdim. Sonra bana da bir jant geldi ama geriye düştük tabii. Rıfat Çalışkan o etapta 1’inci geldi, ama arka planda neler yaşandığını kimse bilemedi. Milli takım ruhu böyleydi işte o yıllarda.
ZORLUKLAR
Nezir Sonakın: Ben hem Marmara Turu’nu hem de Türkiye Turu’nu koştum; ancak her dönem değişmeyen bir şey vardı ki, rakiplerimizin bisikletleri bizden hep daha güzeldi. Bizde imkanlar kısıtlıydı. Zor zamanlarda yarıştık, ama yine de her yerde ismimizi duyurduk.
Ünal Tolun: Ekipman konusu çok sıkıntılıydı tabii, çok vahim durumda değildik ama sıkıntı çektik. Bir lastik alırdık 20 kere yamalardık. Lastik artık yamadan geçilmezdi. Şimdi bir kere patladığında atılıyor.
Mustafa Palaska: Bizim zamanımızda lastik zor bulunurdu. Yurt dışına çıkan olursa ona getirtirdik zorla. Şimdi benim oğlumun altında 20 bin liralık bisiklet var, inanılır gibi değil; ama ne yarışan var şimdi ne de başarı.
Yine de, antrenörleri bizim sporcularımızı gösterip bakın onlar bu yoklukta neler yapıyor siz nasıl başaramıyorsunuz derlerdi. O denli imkansızlıklar içinde yine de kafa tutardık öyle takımlara. Düşünün, 130 kişi start alırdık ülkemiz sporcularından. Şimdi soruyorum takım yok diyorlar.
Gürol Atasoy: En büyük ihtiyacımız lastik ve janttı. Hiç unutmam, Marmara Turu’nu koşuyoruz, Alman bir sporcunun jantı yamulmuş. Takımdan mekaniker geldi, hiç acımadan aldı penseyi telleri tek tek söktü attı jantı. İnanın içimiz eridi. Bizim için öyle şeyler altın değerindeydi.
Bir pazar günü yarışa gideceğiz. Ben de lastiğime yama yapıyor, jantımı düzeltiyorum yarış için. Babam da kalkmış camiye gidiyor. Düşünün saat sabaha karşı 5. O saatte kalkmış bisikletimle uğraşıyorum. “Ne yapıyorsun bu saatte?” dedi babam, “Bisikletime bakıyorum” dedim. Tahayyül edebiliyor musunuz, malzeme yokluğunda sabaha kadar bisiklet tamir ederdik.
Erol Küçükbakırcı: Bizim yarıştığımız zamanla şimdiki arasında yükseklik, mesafe ya da hız anlamında farklılık yok aslında, asıl fark gelişen teknolojide. Şimdiki ekipman ve malzemelerin kalitesi, hafifliği, o dönem bulunmuyordu.
Hasan Terzi: Bisiklet hayatım boyunca sadece iki bisikletle yarış koştum. Birini Ali Hüryılmaz İtalya’da yaptırıp getirmişti, çok iyi bir bisikletti. Bugünkü en iyi karbon bisikletlerin ayarındaydı. Günümüzde tabii ekipman ve bisikletin en iyisi var ama bizdeki kadar başarı yok maalesef.
İLGİ
Gürol Atasoy: Ekipman anlamında rakiplerimize göre dezavantajlıydık ama halkın ilgisi yoğundu o dönem yarışlara. Bizim en büyük avantajımız da trafiğin az olmasıydı. Araç sahibi olan insanların sayısı az olduğu için çok rahat yarışırdık, insanlar da rahat rahat izlerdi bizleri.
Nusret Ergül: Bisiklet sporuna halkın ilgisi çoktu. Özellikle Konya’da velodrom yarışları olduğunda stadyumlar dolup taşardı. İnsanlar yarış izlemek için gelirdi.
Hasan Terzi: Halkımız bisikleti seviyordu o yıllarda. Sevmenin yanında bisiklet sporunun yapılabilmesi için destek sağlıyorlar, ellerinden geleni yapmaya çalışıyorlardı. Basın ise belki bir futbol kadar olmasa da, yine de o pek çok spordan daha fazla yer ayırırdı sayfalarda bisiklete.
Gürol Atasoy: Talat abi çok ileri görüşlü bir insandı. O yıllarda da tabii ki en popüler spor futboldu ama Talat abi tüm müsabakaları futboldaki ara döneme denk getirirdi. Gazeteler de sayfa sayfa bisikletçilerden, bisiklet sporundan bahsederdi o boşlukta. Ve Talat abi yarışlara mutlaka birkaç farklı gazeteden gazeteciler, muhabirler davet ederdi; yarışı takip etsinler, yazsınlar diye.


Tabii o zaman şimdiki gibi televizyon ve canlı yayın imkanı yoktu. Ben onca yıl yarış koştum kendimi sadece bir kez televizyonda görebildim.
Nusret Ergül: Talat abi daha televizyon yokken basın yoluyla bisikleti popüler halde getirdi. İnsanlar bisiklet sporunu gazetelerden takip ederdi. Yarışları takip etmeye gelen muhabirler de bisiklet sporunu bilen insanlar olurdu çoğu zaman. Tuncer Benokan vardı mesela rahmetli, bisiklet sporuna çok faydası olmuş, çok emek vermiş bir gazeteciydi.
Feyzi Açıkalın: ilk yıllarda özellikle Cumhuriyet Gazetesi’nin yarış öncesi ve esnasında tura çok geniş yer vermesi halkın ilgisini çok yoğunlaştırmış. O yılların kahramanı Rıfat Çalışkan’ın başarıları da, yarışın sonlandığı her etapta sporcuya sonsuz sevgi gösterisi ile taçlanmasını sağlamış.
Seyit Kırmızı: O zamanlar futbol şimdiki kadar büyük bir spor değildi. Güreş ve bisikletten sonra gelirdi hatta. Basının ilgisi çok olurdu o yüzden bisiklet yarışlarına. Tercüman gazetesi vardı örneğin, arka sayfasını yarış olduğu zaman komple bisiklete ayırır, çok az bir bölüm verirdi futbola.
Ünal Tolun: Sene 1966 veya 67. İzmit-İstanbul etabı koşuluyor. Bitiş Bağdat Caddesi’nde. Adanalı bir arkadaşımız 1’inci oldu. O gün FB-GS‘ın Türkiye Kupası final maçı var, saat 2’de oynandı maç ve 0-0 berabere kaldılar. Ertesi gün Hürriyet gazetesinin arka sayfanın üçte ikisinde İstanbul etabı vardı.
Milli takımdan şu kazandı diye koca bir manşet atmışlar, altında da haberin detayları. O gazete sayfası durur hala bende. Altında da üçte birlik bir kısım FB-GS maçına ayrılmış. Bugün mümkün müdür bu? FB-GS maçı olacak da Türkiye Turu ondan daha fazla haber olacak. Kanımca mümkün değil.
Bir de, Rıfat Çalışkan’ın bende bir fotoğrafı var, halk omuzlarına almış taşıyor Rıfat’ı. Halkın da basının da inanılmaz bir ilgisi vardı o dönem bisiklete.
Erol Küçükbakırcı: Halkın ve basının desteği de çok güzeldi o yıllarda. Bunun sebebi de şuydu. O zamanlar yarış belirli bir bölgede yapıldığı ya da İstanbul’a yakın yerlerde olduğu için İstanbul’da bulunan tüm basın mensubu kişiler, belirli bölgelere dağılır ve oralardan yayınlar, haberler yapabilirlerdi ve buna da büyük yer ayırırlardı.
TUR’UN DOĞUŞU
Ünal Tolun: O yıllarda Talat abinin Şişli’de bir mağazası vardı, otomobil ithal eder, kalburüstü insanlara satardı.
O yüzden çevresi de çok genişti. O arada 60’da ihtilal
oldu ve Cemal Gürsel Cumhurbaşkanlığı’na getirilmişti. Cemal Gürsel’in oğlu bir gün gelmiş ve Talat abiden
araba satın almış. Bu yolla tanışmışlar ikisi. Laf lafı açmış derken Talat abi Cemal Gürsel’in oğlunu federasyona üye yapmış. Tabiatıyla maksatlı yapmış tabii. Sonra biz onun kanalı ile cumhurbaşkanından görüşme randevusu aldık. O zamanlar yanına kolay kolay gidilmiyordu. Kendisiyle görüştük ve anlattık, biz bir bisiklet yarışı yapıyoruz, ismi Marmara Turu, şuralardan geçiyor, şunlar yarışıyor… “Bize destek olur musunuz, “Cumhurbaşkanlığı” ismini verir misiniz?” diye sorduk.
Bunu da kimse bilmez, hep gizli kalmıştır, bugünkü turun ismi işte böyle çıktı ortaya. Cemal Gürsel kabul etti, sonra Marmara Turu oldu Cumhurbaşkanlığı Türkiye Bisiklet Turu.
Erol Küçükbakırcı: Bizim yarıştığımız dönemde TUR’a bu kadar destek yoktu. Dediğim gibi amatör ruhlu bir turdu. Ancak bugün hem devlet eliyle hem de özel markalar, firmalarca desteklenen profesyonel ve büyük bir tur. Dolayısıyla turun bu denli büyük olmasında aldığı destekler çok önemli. Zamanla bu desteklerin artmasıyla TUR büyüdü ve bugünkü halini aldı.
Bu yazı daha önce, Türkiye Turu özel sayımız Cyclist Türkiye Nisan 2019‘da yayınlanmıştır.


