Bizimle iletişime geçin

Editoryal

YILLAR ÖNCE BİSİKLETÇİLER, NASIL ANTRENMAN YAPARLARDI?

Özellikle nabız bantları, hız göstergeleri yokken nasıl antrenman yapıp yarışa nasıl hazırlanırlardı?

Yazı Prof.Dr. İrfan TÜRETGEN

Yeni nesil teknolojik ürünlerle beraber antrenmanlar gittikçe daha karmaşık hale geldi sanki. Amatör sporcular sadece 5-10 yıl önce hayal edebileceklerinden daha fazla bilgiye sahipler günümüzde. Ancak bisikletçiler için mevcut olan tüm bu teknolojiyi anlayabilmek için bazen spor bilimi alanında doktora derecesine ihtiyacımız var gibi geliyor.

Herhangi bir bisikletçinin antrenmanları konusunda birçok farklı seçeneği vardır, ancak genel olarak metotlar eski tarz ve yeni tarz olarak ikiye ayrılabilirler. Eski tarz tamamen duygu ve deneyimle ilgilidir. Yeni tarz metotlar ise nabız ve özellikle güçle ilgilidir. Ancak bunlar bisikletin üzerine çıktığımızda nasıl farklılaşıyorlar?

Antrenmanlarımıza yön vermek ve yardımcı olmak için elimizdeki tüm metrikler ve aletlerin bir amacı vardır. Ama geçmişte bu sporun göreceği en büyük şampiyonlar bunlardan yoksundu. Belki de özellikle temel formunuzun temellerini atarken geçmişten ders almanın zamanı gelmiştir. Atletik rekabet olduğu sürece farklı antrenman yöntemleri de hep vardı. Hile ve doping de oldu ama bunları kenara koyarsak ölçme ve değerlendirme nasıl oluyordu onları inceleyelim bu yazıda. 

Geleneksel yöntem olması onun doğru olduğu anlamına gelmez elbette. Profesyonel bisikletçilerin kullandığı ve o zamanlar için iyi uygulamalar olarak kabul edilen birçok antrenman tekniği vardı. Örneğin, Eddy Merckx ve birkaç İtalyan profesyonel ekiple birlikte çalışan Dr. Marco Pierfederici sezonun ilk 1500 kilometresinin yavaş tempoda geçilmesinin şart olduğunu, o dönemde kendinizi asla zorlamamanız gerektiğini söylemiştir. Hatta kadans ve dişli oranları bile belliydi: 42 × 17 veya 16 dişli, 60-70 kadans.

Dr. Pierfederici’nin söyleyecek iyi şeyleri de vardı elbette ama ona daha sonra bakalım. 1981 Giro ve Vuelta şampiyonu Giovanni Battaglin antrenman konusunda Dr. Pierfederici ile benzer bir bakış açısına sahipti. Sezonun ilk 1200-1500 kilometresinin dağlara çıkmadan düz arazide geçilmesi gerektiğine inanıyordu. Bu, zamanın bisikletçileri arasında yaygın bir rejim idi. Sezon başı ocak ve şubat aylarının hedefi aerobik temeli inşa etmekti.

“Bisikletçinin yapması gereken tek şey bisiklet sürmektir. Bisikletçi başka ne yapacağını bilmiyorsa yine bisiklet sürmelidir” Dr. Pierfederici

Sadece uzun ve yavaş sürüşler yaparlardı. Aşırıya kaçarlarsa o aerobik temelin yıkılacağı korkusunu yaşarlardı. Oysa bu tarz bir sezon başlangıcının yanlış olduğu zamanla gösterilmiştir. Öte yanda, bazı eski uygulamaların kısmen doğru olmaması, hepsinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Sezon başlarında uzun ve istikrarlı sürüşler yapmak iyi bir aerobik temel oluşturmak için halen önemlidir. Üstelik bu erken sezon antrenmanlarına abone olan bisikletçilerin başarısını inkar edemezsiniz.

Tüm zamanların en büyük bisikletçisi Eddy Merckx, takımını her pazartesi, çarşamba ve cuma günleri ocak ayı boyunca 300 km sürüşe çıkarırdı.  Havanın nasıl olduğuna bakılmazdı. Yağmur, sulu kar veya kar önemli değildi. Çünkü Merckx’e göre Flanders Turu’nda da hava genelde böyle olurdu, bu yüzden buna alışmaları daha iyiydi.

Sonuçlar, bu tür bir antrenmanın işe yaramadığı anlamına gelmez. Yarışlardaki önemli anlarda, Merckx normalde domestikleri tarafından iyi bir şekilde desteklenir ve kararlı hamleler yapması genelde mümkün olurdu. Gelmiş geçmiş en iyi erkek yol yarışçısı olarak bilinen Eddy Merckx 1960’ların sonunda ve 1970’lerin başında da şimdiye kadarki en iyi takımlardan birini kurdu. Peki, onları yarışa nasıl hazırlardı?

İtalyan kahve makinesi üreticisi Faema, 1968’de Eddy Merckx’i kanatları altına aldığında anlaşmanın bir kısmı Merckx’e ödeme yapmak içindi. Ama diğer tarafta onun en iyi takımı kurmasına olanak vermek için para sağlamaktı. Bu anlaşma, Molteni 1971’de Merckx’in ekibine sponsorluk yaptığında da korundu. Merckx ve menajeri Jean Van Buggenhout mümkün olan en iyi sporcuları seçti. Ancak bir şartla, takıma katılan herkes Eddy Merckx’e çalışacaktı.

Ücret iyiydi, ama kişisel başarıları unutmaları gerekiyordu. Anlaşma ekibin büyük kısmına hitap etmişti. Ekip toplandıktan sonra oldukça zor bir antrenman programı uygulandı. Antrenmanlar 1 Ocak’ta başlıyor ve bisikletçilerin o yılın sonuna kadar formda kalmaları bekleniyordu.

Eski İngiliz bisikletçi Barry Hoban “Onları görürdüm, Flaman Ardenleri yaşadığım yere Brüksel’den çok daha yakındı. Onlara 300 kilometrenizin ve arkadaşlarınızın tadını çıkarın” diye bağırırdım, ama antrenmanları işe yarardı. Bir klasiğin son kilometrelerinde bile Merckx’in etrafında doğru domestikler vardı. Her zaman tempoyu ayarlayabilen, atakları kovalayacak takım arkadaşları bulunurdu ve kontra atak yapmak için hep birileri hazırdı. Antrenmanlarda gruptan kopanları takım arabası araca almazdı. Geride kalan herkes kendi yolunu tamamlamak zorunda kalırdı, sonra da patrona neden geç kaldıklarını açıklamak durumunda olurlardı.

Merckx’in yanına geldiklerinde sporcular duş alır ve ardından hemen yemek yenirdi. Genellikle o yılların evrensel profesyonel recovery yemeği sıcak sebze çorbası olan ‘minestrone’ idi. Sonrasında grup evlerine dağılırdı. Evde oldukları diğer günlerde sporcular kendi antrenmanlarını yapardı. Zor bir süreçti, ancak sezon Şubat ayında başladığında Merckx ve adamları her zaman hazırdılar.

Fausto Coppi’nın ünlü sözüdür: Pedalla, pedalla, pedalla!

En sevdiği erken sezon yarışlarında bile asla rekabetten vazgeçmezdi; Trofeo Laigueglia, Monaco GP ve Sardunya Turu yarışlarını kazanırdı. Sonra Merckx klasiklere yüklenirdi. Milan-San Remo’yu yedi kez kazanması asla tesadüf değildi. Zaferlerin temeli pazartesi, çarşamba ve cuma günkü sürüşlere dayanıyordu.

“Çok basit bir şekilde, performans odaklı bir bisikletçinin yapması gereken antrenman bisiklet sürmeye dayanıyor. Sezon bittiğinde bile bisikletçinin yapması gereken tek şey var, bu da bisiklet sürmek. Bisikletçi başka ne yapacağını bilmiyorsa üçüncü bir şey yapmalı, bisiklet sürmeli. Bisikletçi, pedal çevirmenin tekrarlayan hareketinden sorumlu kas grubunu sürekli çalıştırmalıdır”.

Yukarıdaki alıntı 1980’lerde Miami’de verdiği bir konferansın parçası olarak Dr. Pierfederici’ye aittir. Coppi gibi, o da bir bisikletçi olarak gelişmenin en iyi yolunun dışarı çıkıp bisiklete binmek olduğuna inanıyordu. Antrenmana yardımcı olmak için elimizdeki tüm metrikler ve aletlere kıyasla oldukça basit bir mesajdır. Ama Dr. Pierfederici onlarca yıl bu alanda çalıştı ve bu sporun göreceği en büyük şampiyonlardan bazılarını yarattı. Belki de özellikle temel antrenmanlar konusunda geçmişten biraz ders almanın zamanı gelmiştir.

Bisikletlerimiz ve vücutlarımız için en yeni aletler ve üniteler her geçen gün hızla artarken bu teknolojinin altında bisikletle başa çıkmak için antrenman esaslarının her zamanki gibi olması mümkün müdür? Bisikletler gelişti, teknoloji büyük ölçüde değişti, ancak kardiyovasküler sisteminiz milyonlarca yıldır olduğu gibi aynı.

Bisiklet sporunun ilk zamanlarında Fransa Bisiklet Turu’ndaki etaplar 300 km uzunluğundayken, doping kontrolleri yokken, her profesyonel bisiklet sporcusunun antrenmanlardaki rejiminin temel taşı kilometre geçmek idi. 100 kilometreden kısa etaplarda matara taşımak bir zayıflık belirtisi olarak görülürdü. Aslında maraton bu konuda ilk sayılabilir. Birkaç bin yıl savaş raporlarını diğer askeri birimlere taşımak içindi o koşular. Pheidippides maratonu icat etmekle kalmadı, aynı zamanda aşırıya kaçmanın tehlikelerini de gösterdi, varışta yorgunluktan öldü (Feidippides ya da Filippides, maraton yarışına ilham veren hikâyenin ana figürüdür.

Maraton Muharebesi’nde Persler’e karşı kazanılan askeri zaferin haberini ulaştırmak için Maraton’dan Atina’ya koştuğu rivayet edilmektedir). ‘Temel kilometreler’ kavramı atletizmde yeterince yaygındı ve atletizm ile bisiklet arasında bariz bir geçiş vardı. Uzun mesafe koşusu oldukça verimli bir kardiyovasküler sistem gerektiren, temelde aerobik bir aktivitedir. Bunun bisikletteki dengi zone 2 sürüşü dediğimiz düşük nabız değerinde geçilen uzun kilometre sürüşleridir. Sonrasında orta mesafe koşuculuğundan alınan ilhamla, hızlı tempo ve sprintlerle gelen intervaller sporcuyu hem taze tutup hem de performans konusunda ileri götürünce bisiklet antrenörlüğünün de yıllarca merkezinde kalmayı başarmıştır. 

O yıllarda antrenörlük (koçluk) ve antrenmanlar bir bilim veya sanat olarak görülmezmiş. Bununla birlikte 1970’lerin başlarında girişimci İngiliz koçları kendi ergometrelerini (klasik kondisyon bisikleti) üretip, kalp atış hızlarını el bileğinden ölçüyor, analog güç çıkışlarını hesaplıyor, sporcuları ilkel turbo trainerlar üzerinde kontrollü aralıklarla antrenmanlara sokuyorlardı.

frantz (nicolas)

Tabii ki o zamanlar kalp atış hızlarının EKG ile doğru bir şekilde ölçülmesi, laktat eşiklerini ölçen gaz analizi veya iğne ile alınan pratik kan örnekleri yoktu. Fakat modern antrenman yöntemlerinin prensipleri şekillenmeye başlamıştı. Sonunda spor bilimi Fausto Coppi’yi yakaladı. Coppi’nin 1940’larda verimli sürmek için ‘Pedalare! Pedalare! Pedalare! (Pedalla, pedalla, pedalla!) kelimeleriyle vurguladığı ‘antrenman etkisinin özgüllüğü’ hakkında konuştuğu ortaya çıktı.

Bir sporda iyi olmak istiyorsanız, bir spor için uygun olmak istiyorsanız o sporun taleplerini antrenmanlarınızda tekrarlamanız gerekir. Fausto Coppi de uzun kilometreler geçmenin önemli olduğuna inanıyordu.

1970’lerin sonlarında, kitlelerin sağlığı ve zindeliği (aerobik modasını yaşı 40 ve üzerinde olanlar hatırlayacaktır) batılı ülkeler için daha fazla sorun haline geldiğinden, üniversitelerin spor fizyolojisi departmanlarına yönelik kaynaklar arttı. Doğu Bloku bu alana ciddi finansman ayırmaya başladı. Net sonuç olarak kademeli şekilde koçluk uygulamasına giden güvenilir araştırmalarda önemli bir artış oldu. Spor bilimleri bölümleri üniversitelerde yavaş yavaş görünmeye başladı.

Atletik antrenman yöntemlerine erken evrede güven duyulması nedeniyle, İngiliz bisiklet branşı eğitmenleri spor bilimi laboratuvarı araştırmalarını genellikle ergometrelere dayandırmıştır. Ergometre (trainer) üzerinde bu ölçümleri yapmak daha net ve kolaydı. Üstelik kişiden o an kan almak da gayet kolay oluyordu. Günümüzde de interval antrenmanlarını trainer üzerinde yapıyoruz genelde. Çünkü trafik, rüzgâr, yaya, araç veya değişen yol şartlarının etkisi ortadan kalkmış oluyor. 

Bilgi demek güç demek midir? Şu anda neyin mevcut olduğuna baktığımızda nabız monitörleri ve güç ölçerler gibi teknolojinin ve bilginin etkinleştirilmesi açısından 1980’lerdeki bilgi yoksunluğundan bugün aşırı bilgi yüklemesine geçtik. Güç verileri hakkında herhangi bir foruma bakarsanız ayrıntı çok fazladır ve çok fazla detayla ilişkili muazzam bilgi vardır.

Amatör bisikletçilerin bile parmak ucunda üniversitelerdeki spor bilimcilerin 20 yıl önce sahip olduğundan daha fazla bilgi ve test cihazı vardır. Artık her yerde çok fazla bilgi bulunduğuna göre antrenörlerin tüm bu verileri yorumlamasına yardımcı olacak önemli bir araç olarak görüldüğünü söyleyebiliriz. Antrenörler artık her bir antrenmanın sporcu bedeninden ne istediğini çok daha iyi anlayarak bisikletçileri eğitiyor.

Çoğunlukla iş elbette ‘bisiklet sürmek’ ile ilgili, ama gelecekte bir kademe daha ileri gideceği kesin. Özelikle genetik düzeyde. Watt ölçmeyi ve temel kan kimyasını incelemeyi unutun, yakın gelecekte koçlar belirli gen kombinasyonlarının mevcut ve aktif olup olmadığını kontrol etmek için DNA örnekleri alacaklar. Aday sporcunun iyi olma potansiyeline sahip olup olmadığını anlamak, belirli bir antrenman yüküne ne kadar iyi tepki vereceğini görmek için çok fazla zaman kaybetmeden, aynı zamanda antrenman için ne yapmanız ve ne yapmamanız gerektiğini okuyacaklar.

thys (philippe)

Yeni tarz antrenman sistemleri antrenmanın iyi yoludur, çünkü gidonlardaki ekranlardan alınan zaman ve anında geri bildirim en iyi sonuçları verecektir. Team Ineos’ta Chris Froome gibi profesyonellerin çoğu bu şekilde antrenman yapıyor. Ama hala eski yoldan gidenler de var. John Degenkolb gibi antrenmanlarda uzun mesafe kat eden, ama formunu keskinleştirmenin yolunu sıkça yarışmak olarak kullanan kişiler de var.

Eski tarzı takip eden sporcular bedenlerini dinler, kendilerini nasıl hızlandıracaklarını ve nasıl gideceklerini hissederek içgüdüsel olarak bilirler. Ancak bunun öğrenilmesi uzun zaman almaktadır. Eski usul sistem muhtemelen daha içgüdüsel ve daha eğlenceli sanki. Peki, hangisi sizin için en iyisi? Buna sadece siz karar verebilirsiniz, ancak ikisinden de biraz sebeplenmenin muhtemelen bir zararı yoktur. Güç sizinle olsun!

E-Posta Bülteni

E-Posta bültenimize abone olun, en son haber ve röpörtajlardan ilk sizin haberiniz olsun!

Yorumlar için tıklayın

Cevapla

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Öne Çıkanlar

HATAY’A KESİNTİSİZ 25 KM BİSİKLET YOLU

Haberler

ÜÇ İSİM DAHA COVID-19 NEDENİYLE BURGOS TURU’NDAN ÇEKİLDİ

Haberler

SIBIU TURU, BORA-HANSGROHE’NİN GALİBİYETİ İLE SONLANDI

Haberler

HEP BİRLİKTEYİZ

Editoryal

Bağlan
E-Posta Bülteni

E-Posta bültenimize abone olun, en son haber ve röpörtajlardan ilk sizin haberiniz olsun!