Yazı İRFAN TÜRETGEN
Dünyanın en prestijli bisiklet yarışı olan Tour de France ıslak, nötralize ve parke taşlı bir final etabı ile sona erdi. Belki de yakın tarihte en çekişmeli son etap olarak hafızalarda yer aldı. Herkesin tahmin ettiği üzere son yıllarda yarışın finalinde 1. ve 2.’nin podyumdaki sıralamaları değişse de farklı bir sporcu bu basamaklarda yer alamadı. Yarış daha çok podyumun 3. basamağında kim olacak ve ilk 10 sıralamasını kimler dolduracak özelinde geçti desek yanlış olmazdı. Her güne sanki ilk etap startındaki gibi taze başlayan genel klasman lideri “Son üç gün çok zorluydu ve bugün sona erdiği için mutluyum. Tour de France çok uzun gelmeye başladı” dedi. Daha önce 2020, 2021 ve 2024 yıllarında zafer kazanan Tadej Pogačar, yarıştıkları en zor versiyon olduğunu kabul ettiği bu yarışta en yakın rakibi Jonas Vingegaard’ı yaklaşık dört buçuk dakika farkla geçti. Tur’a ilk kez katılan genç Alman bisikletçi Florian Lipowitz üçüncü olarak podyumu tamamladı.
Tadej Pogačar Paris’te dördüncü kez Tour de France’ı kazandı ancak onu yakından takip edenler onun bu zaferden önceki zaferlerine kıyasla daha az keyif aldığını gözlemledi. 19. etap akşamında düzenlenen basın toplantısında Pogačar’ın karamsar tavrını fark eden biri, ona bu yarıştan sıkılıp sıkılmadığını sormuş. Her sarı mayo giyen gibi Pogačar’ın da dördüncü defa gelen benzer sorulara sürekli maruz kalmaktan yorulduğu söylenebilirdi, ancak bu can sıkıntısı bisiklet yarışına da yansımış gibiydi ki bu oldukça farklı bir şey. Kimine göre 1. en baştan belli olunca heyecan olmuyor, kimisi de bisiklet sporunda farklı bir tarih sayfası yazılırken onun canlı şahidi olmaktan memnun görünüyor. Pogačar’ın bu seneki Tur’un son günlerinde hem bisiklet üzerinde hem de dışında sergilediği beden dilini fark etmemek elde değildi. Bu durum dış basında bisiklet sporunu çok yakından takip eden yorumcuların gözünden kaçmadı elbette. Belki de bunun en büyük sebebi rekabet eksikliği idi. Zira Pogačar’ın yanında performans açısından herkes amatör görünüyordu. Öte yandan bu zamanın bisiklet üstündeki altın çocuğu Pogačar’ın bu formattaki yarıştan sıkılmış olması şeklindeki tahminler de az değil. Çünkü büyük turlar onun yarış içgüdülerine aykırı bir muhafazakârlık gerektiriyor. Yoksa bu ezici 3 haftayı doğru yerde bitiremezsiniz. Acaba kendi hâkimiyetinden mi sıkılıyor? Diğer yandan da Eddy Merckx, Freddy Maertens ve Charles Pelissier’in tek bir Tour’da sekiz etaplık rekoru kırıp kıramayacağını merak edenler de oldukça fazla.

Jonas Vingegaard özellikle üçüncü haftada yüksek bir seviyede performans gösterdi ancak rakibini alt etmeye yetmedi. Göründüğü üzere Pogačar her sene üzerine bir şeyler ekleyerek yenilmez bir adama dönüşmüştü. Sene başındaki bahar klasiklerinde bunu zaten gösterdi. Tadej Pogačar’ın bu versiyonunun yenilemeyeceğini sessizce kabullendi. Danimarkalı sporcunun talihsizliği Pogačar’ın döneminde yarışıyor olması idi. Pogačar olmasa iki Tour galibiyetine daha imza atabilirdi. Diğer yanda Visma Lease a Bike ekibi karşı karşıya oldukları görevin ölçüsünü hiçbir zaman kavrayamamış gibi göründü ve eşi Trine Vingegaard Hansen’in yarış başlamadan önce dile getirdiği iç politika da muhtemelen bunda rol oynadı. Hansen “Başkalarının etap galibiyetlerine odaklanırsanız bu Jonas için iyi olmaz” demişti. Mont Ventoux etabının ardından Vingegaard’ın en kararlı atakları karşılıksız kalınca yarış bir nevi sona erdi. Pogacar’a karşı Tour’da üst üste gelen yenilgilerin ardından, Danimarkalının Visma Lease a Bike takımıyla uzun vadeli geleceği giderek artan spekülasyonların konusu haline geldi.
Fiziksel olarak Pogačar bu Tour’da yine otoriter bir performans sergiledi, ancak yarış ilerledikçe zihinsel yorgunluk belirtileri göstermeye başladı. Vuelta’ya katılmak ile ara vermek arasında seçim yapmak hassas bir konu durumuna geldi. Dört hafta sonra başlayacak olan Vuelta’ya katılma ihtimali konusunda da net bir açıklama yapmadı. Zafer listesinde eksik olan tek büyük tur bu ve Vingegaard kendisinin katılacağını doğrularken Pogačar Tour’dan sonra Monaco’ya döndüğünde karar vereceğini söyledi. Çünkü yarış programında Dünya Şampiyonası ve Il Lombardia da var. Vuelta ona ne getirir ne götürür, hesabın doğru yapılması önemli. Critérium du Dauphiné arifesinde görünüşte önemsiz bir yorumu düşünmemek elde değildi. “Ne yazık ki her yıl Tour’a takılıp kalıyorum” demişti.

Diyeceksiniz ki bu ikisi dışında konu yok mu? Ancak bu Pogačar’ın Turu’ydu. Daha büyük bir düello olmasını umuyorduk ama olmadı. Hiçbir zaman tehdit altında görünmediği ve pelotonun fiziksel ve psikolojik hâkimiyetini sonuna kadar koruduğu bir yarıştı. Elbette etap galibiyetlerini düşünürsek Ben Healy, Thymen Arensman, Jonathan Milan istediklerini elde ettiler. Kaden Groves ise bir power sprinter olarak kaçış grubundan da atak ile kaçarak solo zafer kazanan nadir örnekler arasında yerini aldı. Sloven Primoz Roglic ise uzun bir aradan sonra Paris’e sağ salim! varmanın bir kazanım olduğunu kabul etti. Büyük umutlarla gelen Remco Evenepoel ise Tourmalet zirvesine doğru zorlu bir tırmanış olan 14. etapta yarıştan çekildi. Çifte olimpiyat şampiyonu sporcu genel klasmanda üçüncü sırada yer alırken yarışın beşinci etabını kazanmıştı. Ancak yokuş yukarı zamana karşı etabında bitkin görünüyordu. Zaten ertesi günkü etapta yarışa veda etti.
Sarı mayonun ardına bakarsak bu yılı az da olsa heyecanlı kılan yeni yeteneklerin ortaya çıkışıydı. İngiliz bisikletçi Oscar Onley en iyilere karşı gösterdiği istikrarla geleceğin genel klasman yarışmacısı olduğunu gösterirken Florian Lipowitz de etkileyiciydi. Ben Healy’nin agresif yarışı da etaplara canlılık katarak öne çıkan bir diğer önemli noktaydı. Bu sporcuları gördükçe etap kazanmak için uzaylı watt’larına ihtiyaç olmadığını da görmüş olduk. Philipsen’in kaza sonrası yarıştan çok erken ayrılması ve ASO’nun saçma puan sistemi yüzünden gerçek bir yeşil mayo mücadelesinden mahrum kaldığımız söylenebilir, ancak Lidl Trek takımı Milan’a yeşil forma şansı vermek için taktiksel zekâsını elinden geldiğince iyi sergiledi.

Yazıda daha önce bahsettiğimiz gibi, genel klasman mücadelesi birçok izleyiciye büyük zevk vermedi. Dürüst olmak gerekirse tartışmanın her iki tarafı da oldukça net. Çok daha önceki yıllarda, kimin kazanacağını tahmin edemediğimiz zamanlardaki Tour’a bir özlem yok değil. Birçoğumuzun Jonas Vingegaard’ın zamana karşı yarışının Pogačar’a sahte bir güven duygusu vermek için bir hile olduğunu umduğu 1.5 haftalık sahte savaşın ardından Pogačar, Danimarkalıyı Pireneler’de adeta ezip geçti. Büyük turları kazanırken diğer yanda bahar klasiklerindeki savaşçılara da meydan okuyabilen, 1904’ten beri Tour’u kazanan en genç isim Pogačar uzunca bir süre daha bu başarılarına devam edecek gibi görünüyor. Acaba Vuelta’ya göz kırpıp 3 büyük turu aynı sene içinde kazanan olarak tarihe geçer mi? Merakla bekliyoruz. Aslında Pogačar ve takımının bu turdaki taktikleri temel olarak Chris Froome ve Team Sky’ın taktik kitabından alıntıydı. Başlangıçta yumruğunu sertçe indir ve sonra yarışı öldür. Bana sorarsanız belki de büyük turu kazanmanın en kötü yolu bu. Yani aslında var olmayan bir genel klasman savaşı hakkında heyecanlanmak zor. Ama buna rağmen ortaya konan temel yarış stili Sky yıllarından çok farklı. 2010’lar muhafazakârlık ve geç ataklarla tanımlanırken, modern Tour uzun menzilli, spekülatif ataklar ve baştan sona amansız bir yarışla dolu oldu. Bu da esasen bu sene 21 tane ayrı ayrı tek günlük klasikle karşı karşıya olduğumuz anlamına geliyor. Ve bu mini klasikler bu yıl destansı anlar yaşattı. İlk hafta van der Poel’in yağmacı kahramanlıkları, Vire Normandie ve Le Mont-Dore’daki Ben Healy gösterisi, Toulouse’daki kaos, Mont Ventoux’daki gerilim ve Alpler’de Lipowitz-Onley podyum mücadelesi vardı. Sarı mayo mücadelesi başarısızlıkla sonuçlanmışsa, 21 harika yarış günü, harika bir büyük tura denk gelir mi? Hâlâ emin değilim, gelecek yıl bu zamanlar buna tekrar cevap aramamız gerekiyor. Güç sizinle olsun!


