Yazı AYDAN ÇELİK
Gabriel Garcia Marquez’in 2014 yılında ebediyen kapattığı gözleri, bugünleri görseydi acaba ne düşünürdü?
1985’te basılan romanı Kolera Günlerinde Aşk (El amor en los tiempos del cólera) yaşadığımız günlerin anahtar cümlesi oldu çıktı.
“Kolera”yı kaldırıp yerine Korona konulan, “aşk” yerine de ihtiyaca göre on-yüz-bin-milyon farklı sözcüğün kullanıldığı bir dönemi yaşıyoruz: Korona günlerinde bla bla bla…
Bisiklet dünyasında da benzer bir durum var. “Korona günlerinde” diye başlayan cümlelerin devamında onlarca alternatif sıralanıyor: Seyredilecek bisiklet filmleri, okunacak bisiklet kitapları, evde kullanılacak trainer türleri, sanal yarış aplikasyonları, Netflix’teki Movistar belgeseli vs. vs.
Akran iki armağan: Bisiklet ve Frankenstein
Bu yazıda, korona günlerinde okuduğum birkaç “bisiklet” kitabından söz etmek istiyorum.
Ama onlardan evvel, eski yıllarda okuduğum bir kitabı hatırlatmak isterim. Bana sorarsanız hem bisiklet hem de edebiyat meraklısı birinin okuması gereken ilk kitap Frankenstein’dır.

Hayır hayır, kitap bisikletle ilgili olduğu için değil. Bilakis, kitap yazılırken ortada bisiklet falan yoktur. Zira bisiklet ile Frankenstein akrandır. Her ikisi de insanların evden çıkamadıkları günlerde insanlığa sunulmuş iki armağandır.
18 yaşındaki Mary Shelley’nin yazdığı Frankenstein,
1 Ocak 1818’de yayımlandı.
Bisikletin atası sayılan Koşu Makinesi’nin mucidi Baron Von Drais, armağanını 1817’de ortaya çıkarttı. (Bu yetenekli adamın aynı zamanda daktilonun ve stenografın da mucidi olduğunu söylemeye gerek var mı bilmiyorum. Ama onlar bu yazının konusu değil.)
Volkan patlamasıyla gelen icat patlaması
Frankenstein ile Koşu Makinesi’nin ortak yanı sadece eş zamanlı oluşları değildir. Birçok tarihçi, her ikisinin ortaya çıkışını aynı doğal olaya, Endonezya’daki Tambora Yanardağı’nın patlamasına bağlar.
Bugüne kadar kaydedilmiş en büyük yanardağ patlaması 17 Nisan 1815’te yaşanır. Çıkan sesin 2 bin kilometre uzaktan duyulduğu rivayet edilir.
Hadisenin iklim üzerindeki etkisi o kadar inanılmazdır ki patlamadan sonraki yıl Avrupa’da yaz yaşanmaz. Güneş görünmez, haftalar aylar süren yağışlardan kimse dışarı çıkamaz, büyük bir kıtlık yaşanır.
Frankenstein’ın yazılma serüveni o günlere denk gelir. Mary Shelley kitabının 1831’deki edisyonuna yazdığı önsözde Tambora’dan söz etmez ama o yağmurların altını çizer: “ “1816 yazında İsviçre’ye gittik. Lord Byron’a komşu olduk (…) Fakat çok yağmurlu ve nahoş bir yazdı ve bitmek bilmeyen yağışlar yüzünden çoğu zaman günlerce başımızı evden çıkaramıyorduk.
Almanca’dan Fransızca’ya tercüme edilmiş birkaç cilt hayalet öyküsü geçti elimize (…) “Hepimiz birer hayalet hikâyesi yazalım dedi Lord Byron ve bu teklifi kabul gördü (…) İçime doğan fikir, ışık hızı kadar hızlı ve rahatlatıcıydı: “Buldum! Beni dehşete düşüren şey, başkalarını da dehşete düşürecektir; gece yarısı yatağımda bana musallat olan görüntüyü betimlemem yeterli.”
(Frankenstein ya da Modern Prometheus/ Mary Shelley/ Çeviren: Yiğit Yavuz/ İş Bankası Kültür Yayınları/2016)
Doğru bilinen iki yanlış
Çoğumuz Frankenstein deyince kübik kafalı, baygın bakışlı, nispeten sempatik bir dev adamı hatırlarız. O imge Boris Karloff’un oynadığı 1931 tarihli sinema versiyonundan zihnimize nakşedilmiştir. Oysa Shelley, karakterini yüzüne bakılmayacak kadar çirkin tasvir eder.
(Ben yine de çizimde Boris Karloff’un ünlü tiplemesini kullandım.)
Bir diğer yanılgı ise Frankenstein adının yaratığa ait zannedilmesidir. Oysa “yaratığın” adı yoktur. Frankenstein, onu “yaratan” İsviçreli doktor Victor’un soyadıdır.

Başka bir ilginç tesadüfle devam edelim. 2017 yılında Mary Shelley’in hayatını anlatan bir film vizyona girdi. Filmi, Suudi Arabistan’ın ilk kadın yönetmeni sayılan Haifaa Al Mansour çekti. Aynı yönetmen küçük bir kız çocuğunun Suudi Arabistan’da bisiklete binme mücadelesini anlattığı Vecide’yi de yönetti. Filmin, Yeşil Bisiklet adını taşıyan kitabı da Haifaa Al-Mansour imzalıdır. (Filmi gördüm ama kitabı okumadım.)
Alternatif bir “tahta at”
Şimdi gidonumuzu Von Drais’e çevirelim.
Onun “Koşu Makinesi” ile Tambora arasında bağ kuran çok sayıda tez var.
Bunlardan bir tanesi ünlü İngiliz Yayınevi DK tarafından 2016’da piyasaya sürülen, nefis fotoğraflarla bezeli The Bicycle Book kitabı.
Ünlü yayınevi Dorling Kindersley tarafından piyasaya sürülen The Bicyle Book, nefis fotoğraflarla bezeli
Bisiklet tarihini anlatan kitapta Tambora sonrası Avrupa’nın “yazsız yıl”ına atıf yapılıyor. O yıl yaşanan kıtlık yüzünden atlara yem bile bulunmadığını, ona alternatif bir arayışa girildiği söyleniyor, oradan da bisikletin icadına geçiliyor.

Hemen hemen aynı tez #Tarih Dergisi’nin Temmuz 2017’de yayımlanan 38. sayısında R. Sertaç Kayserilioğlu imzasıyla dillendirildi: “1815’te Tambora Yanardağı patlamış, atmosfere yükselen küller insanları güneşe hasret bırakmış, Avrupa’da tarım yapılamaz hale gelmiş, açlık-kıtlık baş göstermişti. Sağ kalan atlar ulaşım için değil, karın doyurmak için kullanılıyordu.
Karl Von Drais, ulaşımdaki boşluğu doldurmak için bir “koşma makinası” icat etti. Bu aracın tahtadan yapılma iki tekerleği, selesi ve sadece tutunmaya yarayan bir gidonu vardı. Drais bu araçla kayıtlara geçen ilk sürüşünü 12 Temmuz 1817’de Mannheim’da gerçekleştirdi (…) Bisikletin ilk atasına Fransızlar Velociped, İngilizler “Hobby Horse” adını verdiler.”
Dönüşüm katalizörü bir makine
Bu tezlerin gerçek ile ne kadar örtüştüğü bana sorarsanız tartışmalı bir konudur. Ama en azından şunu biliyoruz: Bisikletin at gibi bir hayvana alternatif olması için 19. yüzyıl sonlarını beklemek gerekecektir. Bu hem iki tekerin evrimi hem de üretim maliyetlerinin düşmesiyle mümkün olacaktır.
Drazin’den Bone-Shaker’a, Penny-Farthing’den Safety Bike’a gelmek için yarım asırdan uzun bir süre geçmesine ihtiyaç vardır.
Bisikletin kitleselleşmesine vesile olan Safety (Güvenli) bisiklet bugünkü bisikletin neredeyse aynısıdır: Eşkenar dörtgen bir kadro. Kadronun ortasındaki aynakoldan arka tekerin üstündeki dişliye bağlanan zincir sistemi ve elbette frenler…
Bunlar sağlandıktan sonra, bisiklet üst sınıfların hobisi olmaktan çıkar, büyük kitlelerin ulaşım aracına, sporcuların ekmek teknesine dönüşür.
19. yüzyılın son on yılı ile 20. yüzyılın ilk on yılı “bisiklet çılgınlığı ya da patlama” çağı olarak görülür. Bu dinamizm, doğal olarak toplumun nabzını tutan edebiyatçıların kalemine de yansır.
Onlar için bisiklet sadece bir ulaşım değil, aynı zamanda bir dönüşüm aracıdır. Sosyal ve kişisel dönüşümün katalizörü ya da sembolüdür.
Şeytan Arabasının Yolcuları
Bugüne kadar bisiklet-edebiyat ilişkisine dair çok sayıda yayın yapıldı ve yapılmaya devam ediliyor.
Bunlardan bir tanesi 2019 Ekim’inde Dost Yayınları tarafından yayımlandı. Sinan Cömert tarafından kaleme alınan kitap, ‘Şeytan Arabasının Yolcuları’ adını taşıyor. Alt başlığı ise: İçinden Bisiklet Geçen Hayatlar…
Kitapta Albert Einstein, Stephen Hawking, Ali Nesin, gibi bilim insanlarına, Yuri Gagarin gibi kozmonotlara dair hikâyeler olsa da ağırlık edebiyatçılara verilmiş. Zaten kapakta da bir edebiyatçının, Mark Twain’in, Sedat Akdoğan’ın kaleminden çıkma bir çizimi var.
İçeride Tolstoy’dan Nazım Hikmet’e, Hemingway’dan Marquez’e, Tevfik Fikret’ten Arthur Conan Doyle’a, Fatma Aliye’den Cahit Sıtkı Tarancı’ya, Thomas Benhard’dan William Saroyan’a çok sayıda edebiyat insanının bisiklete dair yazıp ettikleri anlatılıyor.

Turhan Selçuk ve Abdülcanbaz ile başlayan kitaptaki bilgilerin çoğu, bisiklet literatürünü yakından izleyen biri olarak bana yabancı gelmedi. Buna rağmen çok sayıda bilmediğim şey öğrendim. Mesela, büyük yönetmen Orson Welles’in 1950’de Fransa Turu’na onur konuğu olarak çağrıldığını biliyordum ama babası Richard H. Welles’in bir bisiklet lambası tasarladığını, bu sayede bir servet edindiğini bilmiyordum.
Jim Fitzpatrick’in The Bicycle in Wartime kitabı, savaşlarda bisikletin kullanımına dair çarpıcı fotoğraflar ve bilgilerle dolu
Yarattığı Sherlock Holmes karakteriyle tarihe geçen Arthur Conan Doyle’un bisikletle olan ilgisini ve ünlü dedektifin maceralarının içinden bisiklet geçtiğini biliyordum. Ama onun Boer Savaşı’na katıldığı için şövalye nişanı aldığından haberim yoktu.
(Kitapta yer almıyor ama buraya bir not düşeyim. Boer Savaşı -daha doğrusu 1899-1902 arasında yapılan ikinci Boer Savaşı- tarihte bisikletin sistematik olarak kullanıldığı ilk savaş olarak kabul edilir.
Jim Fitzpatrick’in The Bicycle in Wartime kitabında o savaşta bisikletin kullanımına dair çarpıcı fotoğraflar ve bilgiler bulmak mümkün. Bisikletin, telgraf teli döşemekten yaralı taşımaya, demiryolu bakımından muhaberata kadar birçok alanda kullanıma girdiğini görüyoruz.)

2011’de NASA tarafından Mars’a keşif için yollanan “Curiosity” robotunun tekerlek destekleyicilerinin, titanyum bisiklet üreticisi Litespeed tarafından üretildiği bilgisi, Şeytan Arabasına Binenler’de yer alan bir diğer ilginç bilgi.
Velhasıl, Sinan Cömert’in 247 sayfalık çalışması, uzun alıntılarla desteklenmiş metinleri ve Sedat Akdoğan çizimleriyle yoğun bir emeğin ürünü.
Vahim hatayı hatırlatan fotoğraf
Gelelim konuyla ilgili başka bir yayına.
2012’de Amerika’da Rollins College’de Nanci J. Adler tarafından yapılan bir çalışmada da Batı Edebiyatı’nda bisikletin yeri ele alınmış. (The Bicycle in Western Literature: Transformations on Two Wheels)
Yazar, çalışmanın önsözünde bisikletin yarattığı dönüşüme dair geniş bir zaman dilimine yayılmış örnekler veriyor.
Çalışma Arthur Conan Doyle’a ait bisikletli bir foto ile başlıyor.

(Tam burası, vahim bir hatayı hatırlatmanın yeridir. Biliyorsunuz ilk bisiklet seyahatnamesi Thomas Stevens tarafından yazılan Bisikletle Dünya Turu’dur. Normalde iki cilt olan kitabının ilk cildi, 2009 yılında Pozitif Yayınları tarafından Türkçe olarak piyasaya sürüldü. Maalesef kitap çok sayıda çeviri ve bilgi yanlışıyla doluydu.
Sadece kapaktakileri saysam yine yeter. Kitabın arka kapağında Stevens’ın San Francisco’dan başlayan yolculuğunun Tahran’da bittiği yazıyordu. Oysa Stevens’ın gezisi Tahran’da değil, Japonya’da Yokohama’da bitmişti. Üstelik Afganistan civarında yola devam edemeyince tren ve vapurla Hazar ve Karadeniz’i geçip İstanbul’a geri dönmüş, Kızıldeniz üzerinden Hindistan’a uzanmış, oradan Japonya’ya devam etmişti. Stevens macerasının bu kısmını ikinci ciltte anlatmıştı. Pozitif Yayınları ya ikinci ciltten habersizdi ya da kocaman bir soru işareti.
Ön kapakta daha ilginç bir durum vardı. Stevens’ın bisikleti -Mark Twain çizimindeki gibi- ön tekeri 50 inçlik( 127 cm) bir Penny-farthing olmasına rağmen, kapakta -yazının başında andığımız- safety bisiklete binen bir adamın fotoğrafı kullanılmıştı. İşte o adam Arthur Conan Doyle idi… Tam Sherlock Holmes’luk bir vaka.)
Bisiklet, 19. yüzyıl edebiyatçıları için sadece teknolojik dönüşümün değil, toplumsal ve bireysel dönüşümün de katalizörüdür
Aslında kitabın Türkçe edisyonuyla ilgili daha geniş yazmak lazım ama şimdilik bu kadarıyla yetinelim. Yerimiz dar. Adler’in çalışmasına dönelim
Emile Zola sele üstünde
Çalışmada adı geçen figürlerin çoğu S. Cömert’in kitabında adı geçenlerle örtüşüyor: Mark Twain, H.G.Wells, Flan O’Brein, Ernest Hemingway diye listeyi uzatmak mümkün.
Çalışmada en çok ilgimi çeken edebiyatçı figürü Emile Zola oldu. İtiraf edeyim, daha önceden Zola’nın bisikletle ilişkisine dair bir şeye rast gelmemiştim. Gerçi Paris- Roubaix yapılırken, özellikle Arenberg maden ocaklarının yakınından geçilirken, onun kömürcülerin hayatını anlattığı Germinal romanının bahsi çok geçer. Ama Zola’nın doğrudan bisiklet ile bağını bilmiyordum.

Nanci J. Adler, Zola külliyatı içinden iki roman seçiyor: Bir tanesi “3 Şehir” içinde yer alan Paris, diğeri Türkçe’ye Döl Bereketi olarak çevrilen Fruitfulness (Bereket) romanı.
Her iki romanda da bisiklet, sadece teknolojik dönüşümün değil, toplumsal ve bireysel dönüşümün de katalizörü olarak boy gösteriyor, kadınların özgürleşmesinde spor ve bisikletin önemine vurgu yapılıyor (muş).
“Muş” diyorum, çünkü o kitapları okumaya fırsatım olmadı. Okuduktan sonra yeni bir yazı konusu çıkar.
Kim bilir?
Bisikletiyle müsemma bir öncü: Alfred Jarry
Gelin onun bisiklete dair yazdıklarını Türkçe’deki çevirilerinde arayalım.

Batı Edebiyatı’nda Bisiklet çalışmasının bir diğer ilgi çekici yazarı Alfred Jarry’dir. Ama Adler’in çalışmasında bu deli dolu yazara çok fazla yer verilmemiş.
1873-1907 arasında ömür süren, efsane karakter Kral Übü’nün yaratıcısı Jarry, tam da yukarıda sözü geçen bisikletin patlama çağında yaşıyor. Sadece 34 yıla sığan kısacık ömründe çekilen sınırlı sayıda fotoğrafının çoğu bisiklet üzerinde kayda geçmiş.
Nasıl baston Şarlo’nun, kavuk Nasreddin Hoca’nın ayrılmaz parçasıysa, Jarry’nin 1896’da aldığı Clément luxe 96 bisikleti de onun ayrılmaz parçası olmuş.
Kitaplığımda bir süredir okunmayı bekleyen Jarry kitaplarını masaya koydum. Bunlardan üç tanesi Işık Ergüden tarafından Türkçe’ye çevrilmiş ve Sel Yayıncılık tarafında piyasaya sürülmüş: Patafizikçi Doktor Faustroll’un Davranış ve Görüşleri, Günler ve Geceler, Sezar-Deccal…
“Rutin olana istisnai bir bakış” diye tarif edilen Patafizik’in anlatıldığı Faustroll kitabının kapağında Jarry’nin bisikletli fotoğraflarından biri kullanılmış. Daha doğrusu onun bilgisayar ortamında bir stencile çevrilmiş biçimi kullanılmış.
Günler ve Geceler’in kapağındaki çizimde bisiklet üstünde iki asker görüyoruz. (Muhtemelen o da bir fotoğraftan çalışılmış. Ben kafalarındakini Nazi miğferlerine benzettim ama askeri tarih bilmediğim için yanlış bir şey söylemek istemem. Diğer taraftan askerlerin bindiği bisikletlerde dikkat çeken anakronik bir hata var.Bisikletlerde arka vites aktarıcıları görünüyor. Biliyoruz ki o tip aktarıcılar 20. yüzyıl ortalarında icat edildi. Çok önemli değil belki, ama hem çizer hem de bisikletçi olunca böyle şeylere takılıyorsunuz.)
Sezar-Deccal’in kapağında bisiklete binen bir şeytan imgesi var(dı). Fakat kitabı bulamadığım için okuma fırsatım da olmadı. İçeriğinde bisiklet geçiyor mu bilmiyorum.

Ama diğer iki kitabın içinde kısmen de olsa geçiyor.
Faustroll’un “Biçimsiz Adaya Dair” bölümünde, adanın çok sayıdaki kralından bir tanesinin “… En ufak keşiflerinden biri, pedalın dört ayaklı hayvanlarda da kullanıldığı iki seleli bisiklet keşfi” olduğu yazıyor.
Günler ve Geceler’de, birinci gece Champs-Elysées’de, siste, bisiklet binen birkaç kişi ile başlıyor. Kitabın sonlarında yine o birkaç kişi aynı yerde ve siste bisiklete biniyor. Romanın başkarakteri Sengle, kardeşi Valens’le yaptıkları bisiklet gezisini hatırlıyor. Bir de nekahet döneminde Paris’e tekrar geldiğinde bisikletçilerle karşılaşması var.
Nasıl baston Şarlo’nun, kavuk Nasreddin Hoca’nın ayrılmaz parçasıysa, bisiklet de Alfred Jarry’nin ayrılmaz parçasıdır
Bisikletle trenin 10.000 millik yarışı
Jarry’nin bisikletle ilgili en bilinen metni, Türkçe’ye Süper-Erkek olarak çevrilen, ilk baskısı 1902’de yapılan, Le Surmale kitabının içinde yer alıyor.
Notos Yayınları tarafından Nisan 2019’da yayımlanan kitabı Haldun Bayrı Türkçe’ye çevirmiş, Muhammet Şengöz de resimlemiş.
Süper-Erkek, André Marcueil adında, insan takatinin sınırının olmadığını savunan eksantrik bir adamın maceralarından oluşuyor.
Roman, Marcueil’ün evinde verdiği davette ortaya atılan bir iddia ile başlıyor. William Elson adında bir kimyager, “sürekli hareket gıdası” adını verdiği buluşuyla insan motorundaki kas ve kalp yorgunluğunun ertelenebileceğini iddia ediyor.
Marcueil bu icadı gereksiz buluyor ve şöyle devam ediyor: “Benim gördüğüm kadarıyla, karmaşık kas ve sinir sistemleri, ‘simetrikler’i çalıştığı sırada mutlak bir istirahate giriyor. Bir bisikletçinin her bacağının diğeri çalışırken dinlendiğini ve hatta otomatik bir masajdan istifade ettiği, bunun da her türlü yağlı merhemden daha onarıcı olduğunu bilmiyor değiliz…”
Ama kimyager Elson iddialı bir adam olduğu için ertesi gün, sadece kendi gıdasını alacak beş bisikletçinin bir lokomotifle yarışacağını söylüyor ve bizim adamı beş gün sürecek yarışı trenden izlemeye davet ediyor. Marcueil daveti nazikçe reddediyor.
Yarışın mesafesi 10 bin mil, kitaptaki hesapla 16.193 kilometredir.
Bisikletin rakibi olan lokomotif aynı davette bulunan mühendis-sanayici Arthur Gough’a aittir ve o güne kadar icat edilmiş en hızlı araçtır.

Yarış, kitabın 5. bölümünde başlar. Bu bölümde Jarry okurla şöyle bir bilgi de paylaşır: “… 19. yüzyılın sonlarından beri Amerika’da beştekerliler ve altıtekerliler bir ya da iki millik yarışlarda birçok defa hız rekorları kırmıştır; fakat benzeri görülmemiş olan şey, insan devingenliğinin uzun mesafelerde mekanik motorlara olan üstünlüğünü ilan etmekti…”
(Hakikaten de o yıllarda Amerika’da “Makine ve İnsan” yarışları yapılıyordu. 1893 yılında kurulan atak bisiklet markası Stearns, bu tür yarışlar organize ediyordu. Yazıda gördüğünüz fotoğraf Empire State Express ile bir altıtekerlinin 1896’da yaptığı yarışta çekilmiş. AÇ.)
Tren ile beştekerli yarışını, sele üstündeki bisikletçilerden Ted Oxborrow’un anlatımından okuruz. Zaman zaman 300 kilometre hızlara çıkılan bu fantastik rekabetin anlatımı da fantastiktir. 15 milimlik lastikler, seleden daha aşağı bir pozisyonda konumlanmış kafalar, beştekerlinin arkasındaki römorkta duran cüce, sürreel bir dünyadan tablolardır.
(Jarry’nin öldükten bir süre sonra hem Dadacıların hem de Sürrealistlerin öncüsü sayılması boşuna değildir.)
Bu taşkın rekabetin finalini burada anlatacak değilim tabii. Ama sürpriz bir sonu olduğunu- belki de olmadığını- söylemem lazım.
Yine de okura küçük bir de hatırlatma yapmak isterim. Alfred Jarry’nin kitaplarında bisiklet, birçok şey gibi sembolik bir unsur. Dolayısıyla onun eserleri bisiklet literatürüne dahil edilebilir mi emin değilim. Ayrıca okunması zor, yoğun konsantrasyon gerektiren, bazen onun da işe yaramadığı metinlerden söz ediyoruz.
19. yüzyılın sonlarında Amerika’da “Makine ve İnsan” yarışları yapılıyordu. Trenlerle beştekerliler, altıtekerliler rekabete giriyordu
Super-Erkek’in editörü Oğuz Tecimen sunuş yazısında bu durumu şöyle anlatıyor: “… Yazar, sanatçı, bohem, matematikçi, bilimci, felsefeci yönleriyle son derece karmaşık, deli dahi bir figür var karşımızda. Ürettiği metinlerde çelişkiler, saçmalıklar, komiklikler kadar mantık, düşünce ve ciddiyet de var. Bu yüzden dilsel olarak bir o kadar zorlayıcı Jarry’nin yazdıkları…”
Eğer bazı engelleri aşarsanız büyük bir okuma keyfi vadediyorlar.
Bisiklete Övgü
Geldik son kitabımıza.
Ağustos 2018’de Jaques Anquetil hakkında yazdığı kitapla Cyclict Türkiye’nin 42. sayısının konuğu olan Paul Fournel’in kaleme aldığı Bisiklete Övgü, Mart 2020’de Zebraska Yayınevi’nden çıktı.
Marion Dupeyrat ve İbrahim Yılmaz tarafından çevrilen kitap su gibi akıp gidiyor. Hele bir de Alfred Jarry’nin zor metinlerinden sonra okuyunca.
Kapaktaki leziz Volkan Akmeşe çizimi ise kitaba bir başka güzellik katmış.

1947 doğumlu Paul Fournel, Fransız edebiyatçılarının ve matematikçilerinin birlikte çalıştıkları OuLiPo’nun (Potansiyel Edebiyat Atölyesi) başkanı imiş. (Buyurun çok acayip bir tesadüf daha. OuLiPo, 1960’larda Alfred Jarry’nin yazdıklarından ilhamla kurulan Patazifik Koleji’nin bir alt kuruluşu olarak hayata geçmiş.)
Fransız bisikletinin kalbi Saint- Étienne’de doğan yazarın her satırı, her paragrafı bisiklete yazılmış bir aşk mektubu gibi.
Onlardan birkaç tanesi alıntılarsam ne demek isteyeceğimi daha iyi anlayacaksınız:
“Sadece okumayı öğrenirken, bisiklet sürmeyi öğrenmenin hazzına benzer bir hissiyat yaşadım”
“İlk kez bisiklete binmek, hayatını onu öğrenmeye adayacağın yeni bir dile başlamak gibidir. Her bir hareket ve her bir işaret, bisiklet kullanmayanlar için bir sır gibidir.”
“Sürüş tutkum hiçbir zaman bir gıdım bile azalmadı. Çocuksu bir duyguyla bisiklet edinmek ve sürüşe olan tutkum arasında birbirine dolanan yol, her zaman güneşli ve aydınlıktır.”
“Bisikletçinin ilahi yalnızlığı, güneşin yolun üzerinde uzattığı insan gölgeleriyle giderilir.”
“Bisikletçi kendi kendinin jiroskopudur. Sadece hareket değil aynı zamanda denge de üretir.”
“Yani, hayatın orkestrası içinde bisiklet bir kontrbastı. Onu görmezden gelemezdik.”
“Bir sabah, Haute-Lorie’da sürüş yaparken karşı yönden gelen bir bisikletçi ile karşılaştım. Geçerken onu elimle selamladım, bu hakiki bisikletçiler arasında bir gelenektir (“hakiki” bisikletçiler selam verilesi olanlardır, diğerleri bisiklet üzerindeki hıyarlardır.)”
Bisiklet sporuna övgü
Fournel’in bu kitapta yazdıkları sadece bisikletin “felsefesi”yle ilgili değil. Bu işin sporunu yapanlara dair çok güzel betimlemeler de kaleme almış.
“Büyük Brambilla gözü pek bir yarışçıydı, kendini paralamaktan kaçınmazdı. Eğer işini iyi yapamadığını düşünürse yatağına bisikletini yatırır, kendi yerde uyurdu.”
“Anquetil, sıfırı tükettiğinde bile şölen havasındadır; rüzgârın suç ortağıdır, kedi gibi esnek ve anlaşılmazdır.”
“Sporcular bu sporun ilk gününden beri doping yaptılar. Dünya büyüden ibaretken doping büyüydü, dünya kimyasallaştığında doping de kimyasallaştı, şimdilerde dünya biyolojik ve doping de biyolojik, gelecekte dünya genetik olduğunda doping de genetik olacak: Yüzücüler solungaçlarla, bisikletçiler kalçasında sele ile doğacak.”
Özetle Bisiklete Övgü, Erasmus’un deliliğe, Bertrand Russel’in aylaklığa yaptığı övgü ile aynı kulvarı paylaşıyor. Onlar kadar aşkla dolu.
Kitabın redaksiyonunu yapan bisikletçi dostumuz Aydın Bez/ Aynakol, arka kapakta “Acıyla beslenip mutlulukla taçlanan tüm sürüşlere bir güzelleme!”
diye özetlemiş.
Mutlulukla taçlanan güzel sürüşler yapacağımız günler tez gelsin…
Adını “taç”tan alan Korona evine gitsin.
Sağlıcakla!
Aydan Çelik: Çiziyor, yazıyor, bisiklet üstünde çocukluğunu arıyor.
NOT: 2012-15 yılları arasında Açık Radyo’da
Esra Ertan ile birlikte yaptığımız Şeytan Arabası programlarının kayıtlarını dijital ortama taşıdık. Meraklısı için: www.seytanarabasi.blogspot.com



1Yorum