Bizimle iletişime geçin

Editoryal

ANTİKA

Normal şartlar altında ilerleyen satırlarda İnan Özdemir’in geride bıraktığımız klasikler sezonuyla ilgili gözlemlerini okumayı beklerdik. Fakat bildiğiniz gibi bu mümkün değil. Bunun yerine Özdemir’in kaleminden Sylvain Chavanel’in klasik zaferine şahit olacaksınız. Nasıl mı? Antika saat işlemeye başladı…

Yazı İNAN ÖZDEMİR  Fotoğraf BENEDICT CAMPBELL

Bu yazı, daha önce Cyclist Türkiye Mayıs 2020 sayısında yayınlanmıştır.

1

-Bu saat nereden kalma?

-Louis zamanından…

Richard Virenque tırmanıyor ve aklımda bu diyalog var. 2000’lerin başı olmalı, Eurosport’a bakıyorum büyülenerek. Hangi etap olduğunu hatırlamıyorum, genel klasmandaki durumu da… Ama bir şeyden eminim. Kurallarını henüz idrak edemediğim bu sporda sarı mayoyu genelde Lance Armstrong kazanıyor ve Virenque dağ etaplarının çoğunda ok gibi öne fırlamasına rağmen asla şampiyon olamıyor. Onun ödülü daha ziyade puantiyeli mayo. Ve alkış tufanı.

Ve hayır, ilginç soyadına rağmen Virenque asla çocukluk kahramanım olmadı. Zaten nasıl olabilirdi ki? Armstrong’un yanında spot ışıklarını alması imkânsızdı, Jan Ullrich gibi gizemli bir çekiciliğe de sahip değildi. Onun tek amacı vardı, dağlarda puanlarını topluyor ve ülkesine teselli armağanı getiriyordu. Ama şimdilerde Virenque’in adına veya yüzüne rastladığımda aklıma o yıllardaki atakları veya dopinge bulanmış kariyeri gelmiyor. Fransız bisikletçi, bana hâlâ evimizin baş köşesinde duran antika saati anımsatıyor. 

Antika saat dediğime bakmayın, kıymetli bir şeyden söz etmiyorum. Ama Virenque’in dağlarda süzüldüğü o gün düşüncem başkaydı. Zira sabah saatlerinde babam günün programını yapmıştı. Öğleden sonra ‘antikacılar çarşısı’ diye anılan bir yere gidecektik ve çocukluktan beri salonumuzda gördüğüm aslan figürlü saatin değerini soracaktık. Bu planın can sıkıcı tek tarafı şuydu: Fransa Bisiklet Turu’nu kaçıracaktım. Daha doğrusu etabın sonunu izleyemeyecektim.

Richard Virenque tırmanmaya devam ediyordu ve ben evden çıkmak zorundaydım. Aslanlı saatin değerinin öğrenilmesi gerekiyordu. Aslında serüveni belliydi. Vaktiyle antikacılık bağlantıları sayesinde Fransa’ya göçen amcamlar, bu saati Türkiye’ye göndermişti ve iki ablamla ben, evimizde bir tarihi eser bulundurduğumuz inancıyla büyümüştük.

“Sadece Büyük Turlar değil, diğer yarışlar da zamanla karşıma çıktı. Bahar Klasikleri. Özellikle de Paris-Roubaix ve Ronde van Vlaanderen…”

Aslanlı saat hem bir sigorta görevi görüyordu hem de bizden, hepimizden daha büyük bir şeyi temsil ediyordu. Babamdan işittiğim “Louis zamanından kalma” cümlesi de kafamda biçtiğim değeri artırıyordu. Hangi Louis olduğunu bilmiyordum, Fransa tarihinde birden fazla Louis olduğuna dair bilgim de yoktu henüz. Ama Louis zamanındandı işte. Louis de önemli bir şahıstı.

2

Aslanlı saat ışıltılı bir eserdi. Fakat ne yazık ki çektiğimiz fotoğrafları inceleyen antikacılar aynı fikirde değildi. Hayal kırıklığı yaşamış ve elimiz boş dönmüştük. Günün devamında ne yaptığımı pek anımsamıyorum. Eve gelir gelmez Eurosport’u açıp etabın tekrarına bakmış mıydım? Pek emin değilim. Sadece Virenque’in tırmanışını hatırlıyorum.
Ve hayal kırıklığımı…

Hafıza garip bir şey. Bugünlerde, özellikle de eve kapandığımız ve geçmişi düşündüğümüz karantina döneminde, o saatle kurduğum bağın çok da kuvvetli olmadığını görüyorum. Açıkçası bisikletle kurduğum bağ daha güçlüydü. İlginç bir şekilde bu spor bana o saatten daha fazla zaman bilinci kazandırmıştı. Günlük tutmayan biri olarak takvim yaprağı gibi de görmeye başlamıştım yarışları.

Örneğin, genel klasman mücadelesi Nantes’taki zamana karşı etabıyla şekillenen 2003 Fransa Bisiklet Turu, Jan Ullrich’in yağmur altında kayıp düşerek kaybetmesiyle hatırlanır. Ancak benim için o günü değerli kılan bir başka unsur Fransa’da yaşayan iki kuzenimle ekran başında olmamdı.

Onların Lance Armstrong üzerinden bana sataşmaları, benim ergenlik siniriyle verdiğim cevaplar, Armstrong ile Ullrich’in arka arkaya çıkışı, Eurosport ekranının ikiye bölünüşü, ekrana yansıyan zaman farkları, gittikçe daha da heyecanlanmam, biraz daha sinirlenmem, evin anlamsız şekilde Festina sonrası yol bisikletinin çarpışma alanına dönmesi, Ullrich’in kayarak düşmesi ve son. Lance bir kez daha kazanmıştı ve biz yemeğe oturmuştuk. 

Sadece bireyler değil, yarışlar da yıllar içinde bana farklı bir zaman mefhumu verdi. Her şeyin başında Fransa Bisiklet Turu vardı. Ama zaman geçtikçe, aslanlı saat köşesinde dururken, bisiklet takviminin sırları da önüme serilmişti. İtalya Bisiklet Turu, kafamda Mario Cipolini’nin karizmasıyla özdeşleşmişti. Marco Pantani’nin bitkin hali de dikkatimi çekiyordu.

Düşmüş bir şampiyona bakmak hüzünlüydü ve işlerin hangi noktaya varacağını kestiremiyordum. İspanya Bisiklet Turu’nu da takip etmeye başlamıştım. Armstrong’un takım arkadaşı Roberto Heras’ın zaferleri göğsümü kabartıyordu. Ama La Vuelta, bir yandan da yazın bitişi demekti. Okul başlayacaktı ve her şey sıkıcılaşacaktı. 

Sadece Büyük Turlar değil, diğer yarışlar da zamanla karşıma çıktı. Liseden itibaren yeni bir tutkum olmuştu: Bahar Klasikleri. Özellikle de Paris-Roubaix ve Ronde van Vlaanderen… Paris-Roubaix, akrabalarımın ikamet ettiği Lille’de düzenlenmesiyle kalbimi çalmıştı. Babamın yetmişli yıllarda kaldığı Roubaix’ye dair anıları her şeyi daha ilginç hale getiriyordu. Ne zaman taşlı yollarda atak yapan Tom Boonen veya Fabian Cancellara’yı görse aynı tepkiyi verirdi: “Ben de Roubaix’de bisiklete binmiştim.” Muhtemelen aynı taşlı yollarda pedal çevirmemişti ama çok da sorun değildi. Bisikletin gerçeklerle arası hiçbir zaman iyi olmamıştı zaten. Ben de kendi gerçekliğimi inşa edebilirdim. 

3

Richard Virenque hâlâ tırmanıyordu ve biz aradığımızı bulamamıştık. Ama sorun değildi. Antikacılar çarşısı garip bir dünyaydı. Yıllar sonra, yönetmen olma hayalleriyle yanıp tutuştuğum üniversite maceramın başlarında, tekrar buraya gelecektim. Bir kısa film senaryosu yazmıştım ve çocukluk arkadaşımla birlikte bu filmi çekmeye kararlıydık. Çukurcuma, doğru bir adres olabilirdi. Dolaştığımız antikacılardan bir tanesi fikrimize yeşil ışık yakmıştı. Adını da hatırlıyorum, garipti, Muvaffak Abi. Mutluluktan havalara uçmuştum.

Ne yazık ki o film hiç çekilmedi. Ben de yavaş yavaş sinemacı değil, spor yazarı olduğum gerçeğiyle barışmıştım. Şans eseri girdiğim bu meslekte -Türkiye’de olsak bile- bisiklet tutkum işime yaramıştı. Ve ne talihliyim ki iki teker bana yeni bir zaman dilimi daha sunmuştu. Bisiklet tarihçileri sayesinde hiç yaşamadığım zamanları da anılarıma eklemiştim. ABD’li yazar Samuel Abt’in eski yazılarından derlenen kitaplar, sporun farklı bir yönünü açmıştı.

“Ne yazık ki o film hiç çekilmedi. Ben de yavaş yavaş sinemacı değil, spor yazarı olduğum gerçeğiyle barışmıştım”

Eddy Merckx’in son yarışını okurken kendimi orada hissediyordum. Kaybeden Merckx, en az kazanan Merckx kadar ilginç bir figürdü. Abt o kadar basit ve dokunaklı yazıyordu ki… Greg LeMond’u evinde ziyaret ettiği yaz, Fransız bir posta memuruyla dopingin ve bisikletin anlamını konuştuğu Paris-Nice baharı, Andy Hamspten’in karlı dağlarda kazandığı Giro… Kendimi yol bisikletinin son kırk yılının tanığı gibi hissediyordum. Başkalarının hayatı artık benim de hayatım olmuştu. 

Zamanla yerinde izleme şansı bulduğum yarışlar da o kolektif hafızanın parçası olma şansını verdi bana. Geçmişte kuzenlerimle buluştuğum yağmurlu zamana karşı etabı, seneler sonra Rotterdam’da karşıma çıktı. Lance Armstrong, henüz ceza almamıştı ve benim onu bir metre mesafeden izleme fırsatım olmuştu. Aynı talih, Paris-Roubaix maceramda da vardı, Boonen’ın vedasını veledromun tam ortasında izlemiştim. Tıpkı Abt gibi başkalarının hayatını kendi hatıralarım gibi benimsememi sağlayan bir başka gazeteci, Philippe Brunel de birkaç metre ötemdeydi.

Brunel, telaşlı şekilde bugünü kutsayan ve her gördüğünü ‘tarihin en iyisi’ ilân etmekten çekinmeyen bizim gibi yeni jenerasyonlar için sık sık dönülmesi gereken bir referans noktasıydı. Sonuçta bisiklet, Chris Froome’dan önce Eddy Merckx’i izlemişti. Bradley Wiggins’in tek şarkılık Büyük Tur kariyeri ilginçti ama Roger Walkowiak’ı kim unutabilirdi ki? Yakından baktığınızda, hatırladığınızda, bazen de unuttuğunuzda, bisiklet tarihi büyürdü. Gerçekle kurgu arasında…

Bisiklet her zaman bir kaçış alanıydı. Büyük Turlar ve klasikler sadece hafızanın değil, unutuşun da sembolüydü. Paris-Roubaix, Kuzey Avrupa’nın zorlu tarihinin bir tanığıydı, evet. İtalya Bisiklet Turu da 1945 sonrası toparlanmaya çalışan, birleşmiş bir ulus olarak mazisi eskiye dayanmayan İtalya’nın belgeseli gibiydi, doğru.

Fransa Bisiklet Turu da iki dünya savaşı sonrası gücünü kaybeden ama kültürel hegemonyasını hatırlatmak isteyen Fransa’nın simgesiydi, her yönüyle. Lakin hepsi aynı zamanda hikâye alanlarıydı. Ünlü kalemler, bu yarışlara baktıklarında sadece büyük bisikletçiler ve şanlı zaferler görmüyordu. Bir yandan da istedikleri gibi eğip bükebilecekleri bir gerçeklikle karşı karşıya kalıyorlardı. 

İki teker aynı kaçış alanını bana da yaratmıştı. Yıllar içinde tatil planlarımı tamamen Paris-Roubaix, Ronde van Vlaanderen ve Fransa Bisiklet Turu eksenine kurarken bütçemi paramparça etmeyi ummuyordum elbette. Niyetim, etkileneceğim, üzerine yazabileceğim, kâğıda geçirebileceğim unutulmaz deneyimlere şahit olmaktı. Öte yandan aynı uçak biletleri, ailemin yurt dışındaki üyelerini görmeme de neden oluyordu.

Her sene yeniden dinlediğim hikâyelerden şikâyetçi değildim, bütün bu hatıralar bir antikadan daha değerliydi. O aslanlı saatin bana anlatmadıklarını bir kez daha bisikletle öğrenmiştim. Açılan aile sandıkları Peter Sagan’ın çapraz rüzgârlı Montpellier’deki atağına ve Chris Froome’un Mont Ventoux’daki koşusuna eşlik ediyordu.

Düşününce, her şey normal seyrinde devam etse, bu yıl da Bahar Klasikleri’nden bir tanesini yerinde izleme planım vardı. Eurosport yıllarında tanıştığım sevgili Ata Atay’la Belçika’da buluşacak, Ronde van Vlaanderen’e gidecektik. Elbette bu fikir suya düştü. Ama yine de hayallerime sahibim. Yağmurlu bir günde başlayan yolculuk beni Paterberg’e atacaktı.

Geçen sene ilk Ronde katılımına şahit olduğum Mathieu van der Poel’un hayranlarına rastlayacaktım yolda. Sonra Ata ile yerimizi alacaktık. Ve sadece Mathieu van der Poel’u beklemeyecektik. Bulunduğumuz alana konulan büyük ekrandan, Taainberg’de Boonen’ın atak yaptığını görecektik ve ben bir anda çevredeki Belçikalıların hareketlenmesiyle elimdeki birayı dökecektim.

Tam o sırada, ortam Boonen ve Johan Museeuw’ün temposuyla çılgına dönerken Ata kolumu dürtecekti. Her zamanki tatlı heyecanıyla “Bak kim geliyor arkadan” diye bağıracaktı. Dikkatle baktığımda iki Fransız bisikletçiyi, Jacky Durand ve Sylvain Chavanel’i görecektim. Lider gruptan kopmamışlardı ve kalbim çarpmaya başlamıştı.

Elbette kadro bunlarla sınırlı değildi. Tabii ki Eddy Merckx ile Roger de Vlaeminck de buradaydı. Roger, Eddy’yi yenmek istiyordu. Temel isteği Eddy’nin ikinciliğiydi. Eddy ise herkesi paramparça etmek istiyordu. Ancak Belçika’nın iki büyük efsanesi, modern meslektaşlarına göre daha şanssız bir gün geçirecekti. Eddy, Koppenberg’de mekanik sorun yaşayıp arkalara düşecek; Roger ise Taainberg’deki Boonen atağı sırasında yaptığı kaza neticesinde yarış dışı kalacaktı.

Ancak ev sahibinin üzülmek için pek fazla nedeni yoktu. Zira Patrick Lefevere’in iki prensi, Boonen ile Museeuw iyi gidiyordu. Etkisini arttıran yağış, patates kızartması ve sosisli sandviçten oluşan menümüzü tehdit etse de şikayet etmeyecektik. Paterberg’de durduğumuz nokta, ilk geçişlerinde Van der Poel’un gücüne odaklanmamıza izin verecekti. İkinci geçişte ise Cancellara’nın estetiğiyle büyülenecektik. Ve atağıyla. Spartaküs, tam Paterberg’in sonunda hamle yapmıştı. 

Bisikletin en büyük taktisyenlerinden biri olan Cancellara, kazanmak istiyorsa finişe zamana karşı temposuyla gelmesi gerektiğinin farkındaydı. Sep Vanmarcke de peşine takılacaktı ama hepimiz biliyorduk ki Sep, bir şekilde kaybedecekti. Derken Sagan’ın ikiliyi takip ettiğini görecektik, sonra Boonen’ın, arkasından Chavanel’in…

“Sylvain Chavanel, hayalimdeki Ronde’yi kazanmıştı ve ben sevinç gözyaşları döküyordum”

13 kilometre sonra finişe geldiğimizde tarihi bir sürprizle karşı karşıyaydık. Sylvain Chavanel, hayalimdeki Ronde’yi kazanmıştı ve ben sevinç gözyaşları döküyordum. Ama beklemenin anlamı yoktu. Dönüş shuttle’larını bulma vaktiydi. Daha sonra Lille’e gidecek ve akrabalarıma günümü anlatacaktım. Akabinde anlatma sırası onlara geçecekti.

“Saçmalama, bu nasıl yarış?” diyorsanız sonuna kadar haklısınız. Böyle bir yarış olamaz. Olsa da Chavanel kazanamaz. Ama bu benim hayal dünyam ve şu ana kadar yazılanların gerçekliğinden emin olmanız da mümkün değil. Sonuçta ben de her şeye inanmamam gerektiğini bisiklet sayesinde öğrenmiştim. Önce Richard Virenque’in geçmişi karşıma çıktı, sonra Jan Ullrich’in, arkasından Lance Armstrong’un…

Bahar Klasikleri’nin de Büyük Turlar’ın da tarihi yalanlarla doluydu. Ama en başta bunları bilmiyordum. Start çizgisindeyken ilk hayal kırıklığımı aslanlı saatte yaşamıştım ve orada bir şeyin farkına varmıştım. Bazen kurgu, insana gerçekten daha fazla şey anlatır. Sonuçta Louis devrinden kalma bir aslanlı saat evimizdeydi. Hâlâ öyle. Ve Sylvain Chavanel, Ronde van Vlaanderen’i kazandı. 

E-Posta Bülteni

E-Posta bültenimize abone olun, en son haber ve röpörtajlardan ilk sizin haberiniz olsun!

Yorumlar için tıklayın

Cevapla

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Öne Çıkanlar

HATAY’A KESİNTİSİZ 25 KM BİSİKLET YOLU

Haberler

ÜÇ İSİM DAHA COVID-19 NEDENİYLE BURGOS TURU’NDAN ÇEKİLDİ

Haberler

SIBIU TURU, BORA-HANSGROHE’NİN GALİBİYETİ İLE SONLANDI

Haberler

HEP BİRLİKTEYİZ

Editoryal

Bağlan
E-Posta Bülteni

E-Posta bültenimize abone olun, en son haber ve röpörtajlardan ilk sizin haberiniz olsun!