Yazı İnan Özdemir
51. Cumhurbaşkanlığı Türkiye Bisiklet Turu öncesinde bisiklet sporunda hikaye anlatma sanatının inceliklerine bakalım.
Bisiklet takviminin sıkıcı yarışlarından biri olarak kabul edilen Polonya Turu. 2013’te ilginç bir reklam ile dikkatleri üzerine çekmişti. Önceki yıllarda genelde bisiklet animasyonlarının ağırlıkta olduğu tanıtımlar yapan Polonyalı organizatörler. O yıl 70. kez düzenlenecek olan yarışta farklı bir yola gitmeye karar vermişti; o yol tarihti.
Tanıtım filmi açılışta bizleri 20. yüzyıl başlarına götürüyordu. Ellerinde Sportowy gazetesi olan insanlar manşetten verilen bisiklet haberlerini takip ederken başka bir aleme dalıyorduk. Reklamın devamında karşımıza çıkan bir çocuğun yarışçıları izlerken gözleri parlıyordu. Peşinden tüplü televizyonlarında yarışları seyreden bir aileye konuk oluyorduk. Birkaç saniye sonra çağ ve incelmiş televizyon ekranı ile birlikte ağırlandığımız oturma odası değişiyordu.
Bir dakikalık bu reklam, iki tekerle ilgilenen herkesin bildiği bir gerçeği fısıldıyordu. Tur düzenliyorsanız ve maceranız bir asır önce Eski Kıta’nın ortasında başlamadıysa işiniz hiç kolay değil. Bunun bilincinde olan Polonyalı organizatörler, tarihle kurdukları bağı göstermeye çalışmışlardı. Son yıllarda televizyon yayınları sayesinde gezegenin birçok farklı köşesine ulaşan yarışları belirli bir ün kazanmıştı ama hiçbir zaman sevilmemişti. Yarışı düzenlendikleri tarih genelde bir başka büyük yarışla çakışıyordu. Bu ortamda ilgi çekmelerinin tek yolu buydu. Başarılı oldular mı? Pek sayılmaz. Ertesi sene binalar üzerinde bisiklet süren animasyonlara geri döndüler.
Sanatsal bakış
Hafıza kavramı üzerine yazdıklarıyla tanınan Pierre Nora’yı bu tartışmaya dahil edebiliriz. Ünlü düşünür, Fransızcada ‘tarih’ kelimesinin (histoire) tek bir anlama gelmesinden yakınır. Ona göre tarih bilimsel anlamının, metodolojisinin dışında aynı zamanda yaşayan bir tanıktır, hikaye anlatma sanatıdır. Bisiklet de bu anlamda dilin sınırlarını genişletir. Yarışlar sadece sahip oldukları mirasla, tarihi geçmişle, şampiyonlar listesiyle büyümez, sanatsal yanıyla da öne çıkar. Gazetelerin varlığı bu anlamda bisikleti başka sporlardan ayrı bir noktaya taşımıştır. Büyük kalemler, zaferleri ve mağlubiyetleri hikaye anlatma sanatı içerisine yerleştirmeyi başarmıştır. Henri Desgrange, Fransa Turu’na kalemini, üslubunu, sevdiklerini, nefret ettiklerini yerleştirmiş, üç haftalık turun kimliğini bir asır öncesinde çizmiştir.
Bu yüzden bisiklet, yeniliklere her zaman sıcak bakılan bir spor değil. Takvimdeki değişim tekliflerine alerjik bakılıyor. Bilhassa klasikleşmiş yarışlar söz konusu olduğunda kitleler değişime iyiden iyiye kulaklarını kapatıyor. Ronde’nin ikonik Kapelmuur finişinin kaldırıldığı 2012 buna dair güzel bir örnek. Daha fazla kalabalığı, güvenli bir şekilde taşıyabileceği için. Yeni finiş olarak ilân edilen Oudenaarde’ye kimsenin olumsuz bir tavrı yoktu, sadece o eski his gitmişti. Belki de bir daha geri gelmemek üzere. Sadece kazananlara değil, kazanma ve kaybetme biçimlerine olan tutku da bu sanatın bir parçası.
Tarih, yıllar sonra geriye dönüp baktığınızda size Fabian Cancellara’nın kazandığı yarışların toplam rakamını verecektir ama hiçbir defter, kitap 2013 Paris-Roubaix’de İsviçreli bisikletçinin kendisinden genç ve enerjik rakiplerin önünde attığı sprinti izlemenin hissini anlatamayacaktır. Sadece tarih de değil, sıkılarak ifade etsek de yarışların kaderinde etkili olan başka faktörler var. Ne kadar büyük bir geçmişe sahip olursanız olun, o yarışı bugün düzenlemenizi sağlayan şeylerden en büyüğü para. Tıpkı geçmişte olduğu gibi, hikayeleri parlatabileceğiniz mecralara, sahip çıkabilecek ticari ortaklara ve hepsinin arkasında durabilecek sponsorlara ihtiyacınız var. Bu yüzden “Bir yarışı büyük yapan şey ne?” sorusunun tek bir cevabı yok. Bu yüzden “Neden bizim yarışımız da Fransa Bisiklet Turu olmasın?” sorusunun hiçbir anlamı yok. Çünkü bisiklet böyle işleyen bir spor değil.
Farklı bir takvim
Yabancı meslektaşları gibi bu gerçeklerin farkında olan. Cumhurbaşkanlığı Türkiye Bisiklet Turu organizatörleri de son yıllarda farklı atılımlar yapmanın peşinde. Takvimdeki yeri nedeniyle sprinterlerin uğradığı yarışlardan biri olarak kabul edilen. Dağ yollarının bozukluğu nedeniyle çoğunlukla düz bir parkurda yapılmak zorunda kalınan yarışı. Buna rağmen her sene kadrosuna eklediği yıldızlar ile prestijini arttırıyor. Mark Cavendish’in 50. yılında katıldığı ve dört etap kazandığı yarış geçmişte Marcel Kittel, Alessandro Petacchi gibi isimlere ev sahipliği yapmıştı. Hepsi uzun ve zorlu bir yolda yarışın tarihine farklı bir şeyler ekledi. Peki bir sonraki adım ne? Yarışın son yıllarda gittiği yönden memnun olan herkesin kafasındaki soru bu.Genel klasman çekişmesini canlandırmak için parkura dağlık bir zamana karşı etabı dahil etmek kritik bir hamle olacaktır. Belki bu hamlelerle birlikte yarışın kategorisi de yükselebilir. Sponsorlar ve dünya çapındaki medya ilgisi artar, her şey daha büyük, daha görkemli bir yere gider. Peki bütün bunlar da olduktan sonra Tur nereye gidecek?
Burada bir hikâye anlatma sanatı olarak bisiklet devreye giriyor. Polonya Turu’nda olduğu gibi Bradley Wiggins’i ağırlayabilir, Endülüs Turu’ndaki gibi Alberto Contador ile Chris Froome’un rekabetine sahne olabilirsiniz. Lakin günün sonunda sizi büyük yapacak şey ne sadece katı gerçekler ne de tarihtir. İkisinin ortasında bir yerde büyürsünüz. Bu anlar ve anılar biriktikçe başka bir şeye dönüşebilirsiniz. Geçen sene yarım asırı geride bırakan ve 50. yılını “Bisikletin elli yıllık tutkusu” sloganıyla taçlandıran yarış, hâlâ yolun çok başında. En büyük sınavı da daha yeni başlıyor. Zira büyük yarışlar, hikaye anlatma sanatı gibi, tek bir günde kurulmuyor.


