Taşeronlaşma ve götürdükleri

Taşeronlaşma ve götürdükleri

Yazı Aytaç Biber

Ucuz işçilik ve fason üretim firmalar için gerçekten bir artı değer yaratıyor mu?

Mart sayımızdaki köşe yazımda markaların üretimlerini, işçiliğin daha ucuz olduğu ülkelere (genellikle Doğu ve Uzak Doğu ülkeleri) kaydırmasındaki nedenleri, bunun tüketiciler ve üreticiler için ne gibi getiri ve götürüleri olduğuna kısaca değinmiştim. Şimdi bu konuya biraz daha derinlemesine girelim.  Doğu, seri üretim yapan şirketlere ne getiriyor? Onlardan ne götürüyor? Şüphesiz üretim maliyetlerini kısma konusunda tartışılmaz bir avantajı var. Avrupa’da bir işçinin ortalama yıllık maliyeti 40.000 Dolar ve üzerini bulmakta. Çin veya Tayvan’ da bu maliyetler yıllık 3500-7000 Dolar seviyelerine kadar düşebiliyor. Bu çok ciddi bir fark. Ancak tüm bu uçuruma rağmen birtakım eski kafalı(!) seri üretim üreticiler inatla üretimlerini ülke dışına taşımıyorlar.

Bunun nedeni, yaratılan marka değerini muhafaza etmekle elbette. Üretim süreçleri ve bu süreçlerin takibi, banttan çıkan ürünün kalitesini doğrudan etkiler. Elit seviyede ürün sunan ve sadık bir müşteri kitlesi oluşturmuş üreticiler için en kritik faktörlerden biri, ürünlerini sürekli olarak kabul edilebilir ve sabit bir kalite standardında üretebilmektir. Hayati faktörlerinden biri, ürünlerinin kabul edilebilir ve sabit bir kalite standardı ile üretilmesindeki sürekliliktir.  Bu sürekliliği vaat edip sürdüremeyen üreticiler, tıpkı hızlı yükseldikleri gibi hızla çökerler. Bu üretimlerini binlerce kilometre öteye taşıyan şirketler için ciddi bir sorun olabiliyor. Denetimin sürekliliği ilk elden mümkün değil. Pek çok büyük üreticinin bu süreçte sıkıntılar yaşadığı aşikar. Firmanın beklentilerinin karşılanamaması ile iş ortaklarını değiştirdikleri sektör içinde bilinen bir gerçek. Gelenekçi bir firma için diğer önemli hassasiyet ise yılların birikimiyle oluşan deneyimi ve değerleri korumaktır.

Biz Campagnolo’da her şeyi gerçekleştiriyoruz

Casusluk, bisiklet sektörü içinde de var olan bir gerçeklik. Bunu tıpkı teknolojinin zirvesi Formula 1 sporundaki gibi düşünebilirsiniz. Üretimin Uzak Doğu’ya kayması ile bu günümüzde çok ciddi bir sorun olmaya başladı. Özellike kendi teknolojisini geliştiren üreticiler için bu büyük bir kaygı konusu. Günümüzde ‘mass production’ şirketler geçmişte hiç olmadığı kadar birbirlerine yakınlar. Campagnolo iletişim ve pazarlama müdürü Larrj Piazza bunu şu şekilde tarif ediyor. Bu çok güçlü, kırılgan ve hassas bir konudur. Firmamıza saygınlığını ve bulunduğu yeri kazandıran en önemli şey, tasarımcıların, mühendislerin ve mekanikerlerin hepsinin Vicenza’da tek bir çatı altında oluşturduğu bilgi birikimdir. Bu değer çok hassas bir şekilde korunmaktadır.”

Şirketin varisi Valentino Campagnolo, üretimi dışarı taşımamak ve yerelde kalmak gerektiğini vurguluyor. Biz Campagnolo’da her şeyi ve tüm süreçleri kendimiz gerçekleştiriyoruz. Bu her zaman inandığımız bir şey olacaktır. Eğer bir ürünü A’dan Z’ye nasıl üreteceğimizi biliyorsak ve detaylara vakıfsak, o zaman performansımızı arttırmamız mümkün olacaktır. Eğer başkası üretiyorsa, gelişmeler ve süreçler bizim kontrolümüz dışında olacaktır. Dolayısıyla bu bizim için çok stratejik bir konudur.”

Bu konuda en çarpıcı örnek Schwinn. Firma, 1980’li yılların başında üretimini Uzak Doğu’ya kaydırmıştı. Bu durum maliyetleri düşürmüş ve kar oranlarını çok ciddi yükseltmişti. Sonrasında ise işler istedikleri gibi gitmedi. 1985 yılına gelindiğinde firma, üretim ortağı ile uzlaşamaz bir noktaya gelmişti. Bu ortaklığın bitmesiyle, üretim ortağı olan diğer firma, Schwinn’den gelen deneyim ve üretim teknolojileri ile ciddi bir atağa kalktı. Kendi markası altında, Schwinn’den daha kaliteli bisikletleri daha düşük maliyetle üretmeyi başardı. Özetle bu ortaklık ve süreç, dünya devi Schwinn’i zor duruma soktu. Markanın üretimini Dorel grup devraldı. Schwinn markası, şehir, dağ, yol sınıflarının yanında konsept bisikletler üreterek varlığını sürdürüyor. İşte buradan hareketle Campagnolo gibi üretici firmalar. Bilgi birikimlerinin ve geliştirilen üretim tekniklerinin Uzak Doğu’da kaymasını ciddi riskli buluyorlar.

“Ucuz iş gücü ve maliyet hesapları peşinde koşanlar”

Tüm departmanların aynı çatı altında bulunmasının tartışılmaz bir avantajı var. Günlük üretimin içinde olmadan, tüm tasarımcılar, mühendisler ve mekanikerler aynı çatı altında toplanmadan. Tek bir organizmanın bütünü gibi çalışmadan kusursuz bir ar-ge sürecinin gerçekleştirilmesi mümkün olamaz. Bir ürünü üretmek, bir mühendisin üretim bandından uzağında kalıp. Bir parça veya kadro tasarlamasından ibaret bir şey değil. Başarı, tüm üretim süreçlerinde detaylarla iç içe olmayı, tasarım veya üretim aşamasındaki detayla hakim olmayı gerektirir. Bu şekilde üretimin verimliliği arttırılabilir. Üretimin tümüyle içinde olmanın markaya kattığı değer budur. Tüm bu manevi, teknolojik ve lojistik dezavantajlarına rağmen, bugün bu taşeron üretim şekli, ucuz maliyet yüzünden sektörün ciddi bir kısmı tarafından kabul görmüş durumda.  Burada endüstriyel tasarım ve yüksek teknoloji alanında bulunan firmaların dikkat etmesi gereken hayati bir konu var. Kathryn Shaw bunu güzel özetliyor; “Ucuz iş gücü ve maliyet hesapları peşinde koşanlar, marka değerlerini kaybetme riskini de göze almış olurlar.”

Burada ben naçizane bir ‘eski kafalı’ tüketici gözüyle değer yargımı iki açıdan oluşturuyorum. Bir yanda değerlerine, geleneklerine ve deneyimlerine bağlı kalıp tüm süreci kendi bünyesinde sürdürenler. Diğer yanda ise tüketici odaklı olmaktan uzaklaşıp ucuz hesaplar ve karlılık peşinde koşanlar.


Benzer Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir