Yazı Aydan Çelik Fotoğraf Hami Ünlü
Bu röportaj bisiklet tutkunu Taner Birsel ile 2019 yılında yapılmıştır.
Sinemanın efsanevi isimlerinden Robert Redford, geçtiğimiz günlerde aramızdan ayrıldı. Redford yalnızca beyazperdede bıraktığı unutulmaz izlerle değil, doğaya olan sevgisi ve hayat tarzıyla da milyonlara ilham verdi.
Biz de kendisini anmak için, kısa bir süre önce gerçekleştirdiğimiz ve bisiklet tutkusu üzerine keyifli sohbet ettiğimiz oyuncu Taner Birsel ile yaptığımız röportajı yeniden gündeme getirmek istedik. Röportajın bir bölümünde Birsel, Robert Redford’dan da söz etmişti. Bu nedenle bu söyleşiyi, Redford’un anısını yaşatmak için sizlerle paylaşıyoruz.
Onu saygıyla anıyor, ilham verici yaşamını ve sanatını hatırlamaya devam ediyoruz.
Aydan Çelik: Bisikletle ilk ne zaman tanıştığını hatırlıyor musun?
Taner Birsel: Bisikletle ilk temasım çok etkileyici bir anı olarak kafamda duruyor.
1970’li yılların başı. 9/10 yaşlarında olmalıyım. Akhisar’da şehri bölen bir Nato Caddesi vardır. Bir gün oradan Ankara Ekspresi gibi muazzam bir kalabalık geçti. Şakır-şukur zincir sesleriyle önümden geçen bisikletli topluluk-sonradan öğrendiğim deyimle peloton- beni hem ürküttü hem de hayran bıraktı.
Sanırım Cumhurbaşkanlığı Turu’ydu… O görüntü hayatım boyunca aklımdan çıkmadı.
O kadar etkilenmiştim ki, babama bisiklet alması için her gün yalvardım. Öğretmen maaşıyla 4 çocuk okutan babamın gücü bana bisiklet almaya yetmedi. Her seferinde alacağına söz verdi. Ama canım babam hiç o sözünü tutacak kadar para kazanamadı.
AY: Sinema ve bisiklet ilişkisini daha sonra konuşacağız ama aklıma Yılmaz Güney’in Baba filmi geldi. Almanya’ya işçi olarak gitmeye çalışan balıkçı Cemal’in mandolin ve bisiklet isteyen oğlunu hatırladım.
TB: Böyle ne kadar çok hikâye var değil mi? Otuz yaşına gelinceye kadar benim için de bir rüya olarak kaldı. “Bi tur versene”lerle geçmiş bir çocukluk… Ne zaman ki kendi paramı kazanmaya başladım o zaman bir bisikletim oldu. Hemen bir dağ bisikleti aldım ve geride kalan yılların acısını çıkarmaya başladım.

AY: Sen çocukken Akhisar’da bisiklet yaygın mıydı?
TB: Akhisar, tütün, üzüm, pamuk yetiştirilen çok verimli, büyük bir ovadır. Nüfusun önemli bir bölümü çalışkan Balkan göçmenlerinden oluşurdu. (Benim de baba tarafım Manastır, anne tarafım Selanikli’dir.) O insanların çoğu bisikleti deyim yerindeyse bir “iş makinesi” gibi kullanırdı. Daha sonra mobilet türü şeyler yaygınlaşınca bisiklet kullanımı azaldı.
Ben liseye kadar orada yaşadım. Daha sonra üniversite -ve sonrasında konservatuvar- için İstanbul’a geldim.
Öğrencilik bitip Devlet Tiyatroları’nda işe başladığım dönemde (1984 yılı) bisiklet dışında bir merakım daha oluştu. Karavancılığa başladım. Karavan ile birlikte iki tane de katlanır bisiklet aldım. Karavanı bir yere park ediyor, eşim İlknur’la birlikte her yere onlarla gidiyorduk. O bisikletlerle çok yol yaptık, çok yer keşfettik. Hatta şimdi yaşadığımız yer olan Bodrum’u da o dönemde bulduk.
Balkanları, Dalmaçya kıyılarını, Türkiye’nin Ege, Akdeniz kıyılarını karavan ve bisikletle keşfettik.
Maalesef daha sonra, karavanı satmak gerektiğinde, müşteri olan kişi bisikletler olmadan karavanı almayacağını söyledi. Biz de vermek zorunda kaldık. Halen çok üzüldüğüm bir konudur. Artık o modeller antika statüsünde.
AY: Fotoğrafı var mı o bisikletlerin?
TB: Bir sel felaketi sonrası, bütün fotoğraf arşivim yok oldu. O da canımı yakan başka bir konudur.

AY: Katlanırlar gidince yeniden dağ bisikletine mi döndün?
TB: Aslında dağ bisikletinden hiç kopmadım. İstanbul’da iken daha çok Belgrad Ormanı’nda binerdim. Ama dağ bisikletinin asıl tadını Bodrum’da çıkardım. Hatta geçen gün arkadaşlarla Dağbelen Köyü’nün civarındaki orman yollarında sürdük. Dağ bisikleti muazzam manzaraların eşliğinde, macera ve keşif duygusu yaşatıyor insana. Yaşadığım yerde, Bodrum’da çok güzel yol bisikleti rotaları var. Ama dağ bisikleti parkurları çok daha zengin. Halen keşfedilmeyi bekleyen yüzlerce yer var.
Bir dönem yangın yollarından oluşan rotalar çıkarmaya çalıştım. Sonradan, bunun tek başına yapılacak bir iş olmadığını fark ettim.
Bir seferinde binlerce arı kovanının arasına düştüm. Üst üste yığılmış kovanların arasında ucunu görmediğim bir tünelin içinden geçmek zorunda kaldım. Geri dönme şansım da yoktu. Tünelin ucunda, 100-150 metre ilerideki bir adam bana işaret etti. Zincir sesi çıkmasın diye bisikletin arka tekerini kaldırdım ve çıt çıkarmadan tünelin ucuna doğru yürümeye başladım. Eğer arıları kızdırsaydım durum fenaydı.
Şunu da eklemek isterim: Bodrum’a taşınmam sadece bisiklet kullanıcısı olarak değil, bisiklet izleyicisi olarak da gelişmeme vesile oldu. İki binlerin başında senin de içinde olduğun Eurosport ekibindeki bisiklet yayınlarını izlemeye başladım. Caner Eler, Sarper Günsal, sonradan ekibe katılan Berkem Ceylan, beni bisiklete daha sıkı bağlayan insanlar oldu.
Halen yarışları büyük bir zevkle izliyorum. Sürüşten dönüyor, gerekli gıdalarımı yanıma alıyor, ekran başına geçiyorum.
AY: Yol bisikletine binmeye ne zaman başladın?
TB: Beş, altı yıl evvel başladım. Performans sürüşü yapmak istiyordum. Dağ bisikletinde beraber sürüş yapabileceğim insan bulmakta zorlanıyordum. Son yıllarda hem Türkiye’de hem de Bodrum’da yol bisikletine binenlerin sayısı arttı. Bodrum’da güzel bir grubumuz oldu.

AY: Yanlış bilmiyorsam izlediğin yarışlarda kullanılan bazı rotalarda sürme şansı da buldun.
TB: Evet. Tour de France’ın bazı rotalarını yapma fırsatım oldu. Büyük bisikletçilerin teker değdirdikleri yerlerden geçmenin hazzını yaşadım. Bisiklete başlamasına vesile olduğum yeğenim Olgar Birsel ve abim Ümit Birsel ile beraber 3 yıl üst üste pedal çevirdik.
2015’te Lyon’dan başladık, Güney Fransa’dan Freiburg’a oradan Basel’e geçtik. Şu an 67 yaşında olan ağabeyim ve onun oğluyla yaptık bu turu. Yaklaşık 700 km bindik.
2016’da aynı ekiple Münih, Zürih, Freiburg, Basel rotasını yaptık. 5 günde 500 km hedefimizi gerçekleştirdik.
2017’de güney Fransa’da Provence Luberon bölgesini bisikletle gezdik. Haziran, Temmuz ve Ağustos ayları lavanta zamanı. Bisiklet kiraladığın dükkan bölgenin bisiklet parkurlarıyla ilgili ayrıntılı bilgi de veriyor. 300 km bindik.
Çok büyük keyif aldık. Konaklama yerlerimizi kaliteli seçtik. Ama ağır rotaları tercih ettik. Biraz da bisikletçiler ne hissediyor duygusuyla kendimize biraz acı çektirdik.
AY: Acı demişken… Bisiklete binmek sende nasıl duygular uyandırıyor?
TB: Sele üstünde kendimi çocuk gibi mutlu hissediyorum. Çocukken bir hasret nesnesi olduğu için muhtemelen. Orson Welles’in ünlü filmi Yuttaş Kane’in Rosebud’ı gibi bir şey sanki.
Bir de şu var. Aslında bu kadar girintili, çıkıntılı, inişli çıkışlı bir coğrafyada bisiklet sürmek eziyetli bir şey.
Hele benim yaşadığım Bodrum’da. 20 km yol yapıyorsun, 1000m irtifa kazanıyorsun. Adeta bir keçi gibi, sürekli yokuş çıkıyorsun. Bunun yarattığı bir ruh terbiyesi var. Bir tür dervişanelik sanki. Bisiklete binmek bir tür kefaret ödemek gibi.
“Niye ısrarla bu yokuşlara sarıyorum, niye kendime bu kadar eziyet veriyorum?” diye soruyorum bazen. Sanki bir tür suçluluk duygusuyla baş etmeye çalışıyor, sanki anneye eziyet etmenin kefaretini ödüyor gibiyim. Bir tür acı çekme, acıyla baş etme, ruhu besleme, ruhu yüceltme ile ilgili bir şey gibi geliyor bana o yokuşlarda pedal çevirmek. Acıyla beraber çıkan serotonin ve endorfinin yarattığı karışık hal. Ona eklenen bir tür arınma hali.
Acı çekmenin kendisi değil, acı çekmeye karşı gösterdiğimiz reaksiyonun bizim kimliğimizi tanımladığını düşünüyorum. Neredeyse her turda bunu hissediyorum. Sadece fiziki değil, içsel bir yolculuk yapıyorum sele üstünde.
Bisikleti son zamanların modası olan “sağlık budalalığı” vesilesiyle yapmıyorum. Evet, bisiklete binmek beni daha sağlıklı yapıyor. Ama onu hedefleyerek yapmıyorum bu işi. O bir tür yan ürün. Elbette o yan üründen ziyadesiyle memnunum.
AY: Sohbetin gidonunu senin mesleğine, oyunculuğa çevirmek istiyorum. Sinema ve tiyatroda bisiklet deyince aklına ne geliyor?
TB: Bunun üstüne epeyce düşündüm. Bisikletin bu alanlarda çok pozitif bir yeri var. Doğrusu tiyatroda çok örnek bilmiyorum. Aklıma ilk etapta Refik Erduran’ın Cengiz Han’ın Bisikleti oyunu geliyor. Oyunda bisikletin doğrudan kendisi yok. Bir metafor olarak kullanılıyor. Ayakta kalma, dengede durma metaforu olarak. Adamın birden fazla karısı var. Onlar arasında kurmaya çalıştığı denge anlatılır.
Ama sinemada örnek çok. En ünlü olanı, Bisiklet Hırsızları elbette. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ekonomisi çökmüş İtalya’da bisikletle afiş asarak ekmeğini çıkarmaya çalışan bir adamın ve çocuğunun hikâyesini anlatan bir başyapıttır. Bir de seninle daha önce konuştuğumuz İran filmi var: Bisikletçi. Onda da karısının ameliyat parasını çıkarmak için bir bahis çetesinin kurbanı olan Afgan bisikletçinin dramını izliyoruz.
Sinemada bir şey dikkatimi çekmiştir: Filmlerin çoğunda kötüler bisiklete binmiyor. İyiler, aşıklar, ezilenler, emekçiler biniyor bisiklete.
Diğer taraftan mutlu anları temsil etmek gibi bir gücü var. Mesela Paul Newman’la Robert Redford’ın oynadığı Butch Cassidy ve Sundance Kid filminde Newman’ın, Katharina Ross’u bisikletin gidonu üstünde gezdirmesi ne muazzam bir sahnedir. Bisiklet bir aşk ve mutluluk vaadidir orada.

AY: Benim aklıma iki İtalyan filmi Hayat Güzeldir ve Cennet Sineması geldi. Her ikisinin de afişinde bisiklet o mutlu fotoğrafın önemli bir parçasıdır. Her ikisinde de bisikletin gidonunda bir çocuk oturur.
TB: Vecide diye bir film izledim birkaç yıl evvel. Suudi Arabistan’da bisiklete binmek isteyen bir kız çocuğunun hikâyesi anlatılıyordu. Suudi Arabistan gibi neredeyse hiç filmini izlemediğimiz bir ülkeden bisiklet ve kız çocuğu temalı bir filmin çıkması çok ilginç değil mi? Burada da bisiklet bir özgürlük arayışını ifade ediyor. Bir de bisikletçilerin hayatlarından yola çıkarak yapılan çok sayıda film var. Geçen gün Graeme Obree’nin hayatını anlatan Uçan İskoçyalı’yı yeniden izledim. Ne müthiş bir azim ve adanmışlık ve iki teker etrafında kurulan bir hayat o öyle.
Filmde sinemanın bütün klişeleri kullanılmış ama sonuna kadar kendini izletiyor. Obree’nin önüne çıkartılan engelleri nasıl aştığını gösteriyor. Son anda bir yetkili sele ile gidon arasındaki mesafe çok yakın, daha uzak olmalı diye bir engel çıkartınca testereyle selenin ucunu kesiyor mesela.
AY: Oynadığın bazı filmlerden örneklerle ilerlemek istiyorum. Tolga Örnek’in yönettiği Devrim Arabaları filminde sen başmühendis Gündüz’ü canlandırıyordun. Film 1960’ların başında bir grup mühendisin ilk yerli arabayı yapmak için girdikleri insanüstü çabayı anlatıyordu. Aradan yarım asır geçti ve Türkiye halen kendi otomobilini yapmaya çalışan bir ülke konumunda. Buradan başka bir yere gelmek istiyorum. 60 yıl evvel Türkiye’de araba sayısı çok azdı. Oysa şimdi trafik denen bir baş belası ve iklim krizi ile boğuşuyoruz. Birçok ülke, şehir merkezlerinden otomobili çıkartıp bisikleti sokmaya çalışırken biz halen eski rotadayız. Bu konuda ne düşünüyorsun?
TB: O ilginç bir dönem. Endüstri Devrimi’ni kaçırmış bir ülkenin geç kalmışlığını telafi etme çabası var orada. Düşünsene bir gemi dolusu pamuk veriyorsun bir küçük otomobil alıyorsun. O kadar dengesiz bir alışveriş.
O filmde beni otomobilden çok, yirmi mühendisin ülkeleri için gösterdikleri fedakârlık etkilemişti. Otomobil merkezde duruyor görünse de, aslında o insanların anılarına ve emeklerine saygı duruşu olarak görüyorum filmi. Proje hüsrana uğradıktan sonra konuşmama yemini etmeleri de bir başka çarpıcı boyut. Çoğu sırlarıyla beraber mezara gidiyor.
Sorunun ikinci kısmına dair çok net ve kısa bir yanıtım var. Bisiklet yeryüzündeki en verimli ve çevreci ulaşım aracı. Bir an önce şehir yaşamına sokmamız lazım. Bunu yapmazsak kendi kuyruğunu yiyen yılan gibi sonumuzu hazırlayacağız. Ve korkarım çok geç kalırsak geri dönüş mümkün olmayacak. Gelecek kuşaklara ihanet etmiş olacağız.

AY: Rol aldığın başka bir filmden, “Bir Zamanlar Anadolu’da”dan devam etmek istiyorum. Nuri Bilge Ceylan’ın yönettiği filmde Savcı Nusret’i canlandırmıştın. Hatta biz iki ay evvel Cyclist için Kırşehir, Keskin civarında pedallarken seninle yazışmıştık. Şunu sormak istiyorum: Bozkırda film çekilirken “buralarda ne güzel bisiklete binilir” diye aklından geçti mi?
TB: Yok geçmedi. Ben filme konsantre olduktan sonra başka hiçbir şey düşünmüyorum. Ama sen sorunca hatırladım. Bir Zamanlar Anadolu’da*, 2011’de, Cannes’da büyük ödülü bir Belçika filmiyle paylaştı. Dardenne Kardeşler’in Bisikletli Çocuk filminden söz ediyorum. Hatırlarsan orada bisiklet çocuğun en yakın arkadaşıydı. Bu detayı şimdi hatırladım. Bisiklet hafıza tazeleyen bir şey böyle.
AY: Sevgili Taner Birsel bize vakit ayırdığın için çok teşekkür ederiz. Cyclist Türkiye okurlarına söylemek istediğin bir şey var mı?
TB: Ben teşekkür ederim. Bisikletin hayatınızdaki yerini onunla kurduğunuz ilişki belirliyor. Bir spor-performans aracı mı? Bir ulaşım aracı mı? Bir sosyalleşme aracı mı? Ya da sağlıklı kalma aracı mı? Benim için anlamı içsel bir yolculuğa kapı açması… Kavafis’in İthaka şiirinde de söylediği gibi, “…Yolda edindiğin bunca şeyle zengin/ İthakadan başka zenginlikler beklemeyesin.” Bütün bisikletli dostların kendi yolunu bulmasını dilerim…


