Yazı Aydan Çelik
Bike Radar’da Cannondale kurucusu Joe Montgomery’nin ölüm haberini görünce içime bir hüzün çöktü.
Ama fotoğraftaki poz dudağıma küçük bir tebessümün konmasına mani olmadı: İki tane Cannondale’in arasında duran Montgomery kazağını pantolonunun içine sokmuştu…
Yaşı yetenler hatırlayacaktır, seksenli yıllarda öyle bir moda vardı. (Ekşi Sözlük’e baktım. Birileri yazmış hakikaten. “Kazağı pantolonun içine sokmak” diye bir başlık açılmış. Hatta “Montkemer” için bile başlık açılmış. Başka bir Montgomery, Amerikalı General Montgomery’nin giydiği kıyafeti artık kim yaptıysa Türkçe’ye “Montkemer” diye geçirmişti. Bence gayet mantıklı. Mont ve kemer işte!)
Neyse konudan sapmayalım… Seksenlerin sonunda üniversiteyi bitirmiş, bir çizgi film bürosunda animatör asistanı olarak çalışmaya başlamıştım. (Çocukken Evliya Çelebi’yi ya da Karınca Ailesi’ni izlemiş olanlar, size pas atıyorum. Haberiniz olsun.) Hedefim çok netti: İlk maaşımla kendime afili bir yol bisikleti alacaktım.
Sık sık Sirkeci’ye Bülent Birson’un mağazasına gidiyordum. Her hafta vitrine yeni bir sanat eseri konuyordu: Columbus’un premium çelik borularından üretilmiş, Colnago’lar, Pinarello’lar, Tommasini’ler… İnsanın ağzının suyunu akıtacak cinsten. (Bir de İrfan Türetgen’in Basso’sunu hatırlıyorum. Columbus EL borular o kadar güzel boyanmıştı ki, görse şekerci Hacı Bekir bile kıskanırdı eminim… Ama o bisikleti Sirkeci’de değil, İstanbul Bisiklet İhtisas Kulübü’nün Üsküdar’daki yerinde gördüm galiba.)
O rüya makinelerine ancak 6 aylık maaşımın yeteceğini öğrenmiş, yıkılmış olsam da Sirkeci’ye gitmeden de duramıyordum. Bir gün vitrinde acayip bir şey gördüm. Diğerlerine hiç benzemeyen bir iki tekerli… Üstünde Klein yazıyor. Modelin adı da: Quantum… Boruların çapı diğerlerinin neredeyse üç katı. Ama o nasıl bir albeni, o nasıl bir cazibe, anlatması çok güç. Alüminyumdan üretilmişti ama kaynak yerleri o kadar temizdi ki, yekpare bir karbon-fiber kadro gibiydi. Boyasından kablo yuvalarına, boğazından gidonuna her yeri oya gibi işlenmişti.
Ve ben o Klein’a göz koydum. Ama daha başlık parasını denkleştiremeden yavuklum başkasına vardı. Vuslat bir başka bahara kaldı.
Gel zaman git zaman, başka gönül maceralarına girdim. Şimdi markalarını söylemeyeyim alınmasınlar, günübirlik ilişkilerle oyalandım. Ama bir taraftan da gözüm dışarıda… Yurt dışına giden herkesten bisiklet dergisi istiyorum. İşte o dergilerin birinde gözüme başka bir afet ilişti. O da Klein gibi kalın borulardan üretilmiş, onun da teni Klein gibi pürüzsüz, o da vahşi bir cazibeye sahipti.
Adı da daha uzundu: Cannondale… (“Kılayn”da oturaklı, özellikle sonundaki “layn”… Ama bu daha da kallavi “Kanondeeeyl” (Sonradan birilerinin “Kenindeyl” dediğini duydum ama hiç benimseyemedim. O ne öyle!)

Velhasıl o bisikleti allem ettim kallem ettim İngiltere’den getirttim. (Getiren arkadaşım da geçen gün 60 yaşına bastı. Sen çok yaşa Halduncum.)
Nihayet mor siyah bir Cannondale’im oldu. İtalyan çelik bisiklet fanı abiler “nereden buldun bu şişkoyu” diye takılıyordu. (O güne kadar Cannondale esas olarak dağ bisikletçiliğinde öne çıkan bir markaydı. Ama birkaç sene sonra Saeco takımıyla özellikle Mario Cipollini ile profesyonel pelotonda sivrilen bir marka haline geldi.)
Profesyonelleri bilmem ama ben çok mutluydum. Yeni arkadaşımla İstanbul’un her yerinde fink attık. O köy senin bu köy benim gezip durduk. Yıllarca yarenlik ettik. (İstanbul Bisiklet Rehberi yazmamın esas motivasyonu o köy gezileridir.) https://www.cyclistmag.com.tr/2018/01/19/kultur-sanat-istanbul-sehir-rehberi/
Bir süre sonra Velespit markası Türkiye’ye Cannondale ithal etmeye başladı. Çok sayıda insan markayı tanıdı. (Bir dönem Velespit’le çalıştık. Gördüğünüz “tandemli filler” çizimi onlardan biridir.)
Daha sonra yeni bir Cannondale kadro aldım. Üstüne Dura-Ace grup seti, yüksek profilli jantlar filan takınca, çok afili bir oyuncak oldu. (O yıllarda yüksek profilli jantların büyük kısmı alüminyumdu. Indurain’in Pantani’nin fotoğraflarına bakın, göreceksiniz. Onlarla aşık atıyordum anlayacağınız. Gülmeyin!)
Eski yavuklumu ODTÜ Triatlon ekibinden Bayram Yalçınkaya’ya verdim. (Biliyorsunuz an itibariyle kendisi Triatlon Federasyonu Başkanı. Çok güzel çalışmalar yapıyor. Gururlanıyorum.) Maalesef o da başkasına vermiş.

İkinci bisikletimle uzun yıllar geçirdikten sonra Onu da başka bir arkadaşla baş göz ettik. (O duruyor neyse ki, Almanya gurbetinde olsa da “Mahir” ellerde.)
Böyleyken böyle.
86 yaşında ölen Joe Montgomery işte bu özgün markanın kurucusuydu. Montgomery bisiklet dünyasında birçok yeniliğe imza atmış bir adamdı. Mesela bendeki bisikletlerin arka tekerin ve aktarıcının girdiği yuva (dropout) standartların çok dışındaydı. Gören herkesin “kırılır bu yahu” dediği o parçaya hiçbir şey olmuyordu. Bir tür mühendislik meydan okumasıydı . Daha sonra yaptığı tek bacaklı “lefty” amortisörler de aynı meydan okumanın ürünü olarak çıktı ve halen okumaya devam ediyor. Çok daha fazlası var ama onları Warren Rossiter’ın yukarıda linkini verdiğim yazısında bulacaksınız.
Bir küçük notla bitireyim: Bu okuduğun bir reklam yazısı değildi sevgili okur. Artık geri gelmeyecek zamanlara duyduğum özlemle yazdım. Yirmili yaşlarıma ve eski İstanbul’a özlemle… Hayatımda en çok bisiklete bindiğim, şehrimin en kuytu köşelerini keşfettiğim yılların özlemiyle.
Bu vesileyle yeni yılını da kutlamış olayım.
Barış ve bisikletle kal!


