Yazı-Fotoğraf CAN ÖZBEK
Ankara’da kış ayları bisikletçiler için biraz zor geçen aylardır. Çünkü bildiğiniz üzere ayazımız pek bir meşhurdur ve bu ayazda bisiklete binmek gerçekten insanı fazlasıyla zorlayıcı bir aktiviteye dönüşür. 2011 yılında, tam da bahsettiğim ayaz bir gecede, bir şeyler içmek için dışarıya çıkmıştık ve bir anda uzun zamandır hayalimiz olan Fransa Bisiklet Turu’nu yerinde canlı izlemek üzere plan yaparken bulduk kendimizi. Üstüne üstelik Fransa’ya kendi bisikletlerimizle gidecektik… Birisi dedi ki “Abi işimiz, gücümüz var nasıl olacak bu iş?” Biz de dedik ki “Gerekirse senelik izinlerimizin büyük bölümünü bu tur için harcarız!” Ve işte “Bisiklet Hırsızları” grubu burada doğdu. 2012’ den beri dünyada ve Türkiye’ de farklı yerlere kısa süreli ( 10-12 günlük ) turlar yaparak bu turların hazırlık süreçlerinden tutun, rota bilgilerine, teknik ve malzeme bilgilerine kadar her türlü ayrıntıyı ve tecrübeyi paylaşmaya karar verdik. Böyle anlatınca sanki belli bir kadroymuşuz gibi gözükse de aslında hiçbir zaman öyle olmadık ve her turda kadromuz değişti. Sonuçta, ana fikir bisikletti ve tıpkı “Bisiklet Hırsızları“ filmindeki gibi, bizim için de tek çare bisikletti…
“Bisiklet turu” denildiğinde herkesin aklına farklı bir şey gelebilir. Bunlardan birisi, sahil yolunda arkadaşlarla 15-20 km’lik kısa turlar olabilir. Denize nazır, serin rüzgar yüzünüzü okşarken gün batımında pedallamak gibisi yoktur ne de olsa… Bir diğer düşünce ise, senelere yayılan bir süreçtir. İş, güç bırakılır veya uzun bir süre ara verilir ve dünya üzerinde herhangi bir rota belirlenerek uzun bir yolculuğa çıkılır. Bu turlar, 20 günde sürebilir, 8-10 sene de. Tamamen bunu yapacak insanla alakalı bir durumdur. Vakti var mıdır? Bunu yapacak maddi ve manevi gücü var mıdır? Hem fiziksel, hem de ruhsal açılardan böyle uzun soluklu bir ‘yolda olma’ düşüncesine hazır mıdır? Sorular çoğaltılabilir ve bu soruların cevapları hep ortak bir noktada; insanın kendisinde buluşur. Kendisi hazır ise gider insan, değilse kalır.

Geçtiğimiz senenin Mayıs ayında yukarıda bahsettiğim iki kafadan daha da farklı bir konsept üzerine bir bisiklet turu düzenledik. Tur değil de yol-yarış bisikletlerimizle toplamda 3 güne yayılacak ve günlük 50 km civarı pedal basacağımız, daha çok keyif amaçlı küçük molalar vereceğimiz (yeme-içme, denize girme vb.) bir gezi planladık. Hem 2014 bisiklet sezonumuzun açılışını yapacaktık, hem de Ege bölgemizin en efsane yerlerinden olan Marmaris-Bozburun bölgesini inceleyecektik. Coğrafya bilgilerimize güvendik, öğretmenimiz anlatmıştı ne de olsa: Ege bölgesinde dağlar kıyıya dik uzanmaktaydı. Bunun sonuçlarını kaçınız hatırlıyorsunuz acaba? Siz bu sorunun cevabını düşünürken, ben işin bisiklet kısmına geri dönüyorum. Coğrafi bilgilere az sonra devam edeceğiz…
Daha önceden Gökova bölgesine yaptığımız turlardan bölgeye az çok aşina sayılırdık ve rotayı kafada hemen belirledik. Arabayla Marmaris’e gidip oradan Selimiye’ye kadar pedallamaya ve orada konaklamaya karar verdik ( 45km ). İkinci gün ise Bozburun üzerinden Turunç’a( 55 km ) ve son gün de Turunç’dan Marmaris’e
( 35 km ) dönmek üzere planı kafada oturttuk. Bu sefer, çadırda değil otelde kalacaktık. Tatil sezonu olmadığı için gayet ekonomik şekilde konaklama işini hallettik. 3 arkadaştık ve maalesef hepimizin yol bisikleti ile gitmesi imkansızdı, çünkü birimizin grubun tüm eşyalarını taşıması gerekiyordu (mayo, terlik, güneş kremi vb.) Grubumuzdan Olgun “Ben bu işi yaparım beyler.” diyerekten sağ olsun kendisini feda etti. Ulaş ve ben ise karbon yol bisikletlerimiz ile düştük yollara…

Tesadüftür ki, yola Ankara’dan yola çıktığımız gün Cumhurbaşkanlığı Türkiye Bisiklet Turu’nun 5. Etabı olan Marmaris-Bodrum etabı, tam da bizim güzergahımızdan geçiyordu ve tam Gökova sapağında peloton ile yollarımız kesişti. Profesyonel bisikletçileri kategorize bir yokuşu tırmanırken seyretmek gibisi yoktur. Önce hızlarını idrak edemezsiniz, çünkü heyecandan fotoğraf veya video çekmek için kameranıza sarılırsınız fakat bisikletçi tam yanınızdan sanki düz yolda gider gibi tam gaz geçtiğinde size gelen rüzgarı adeta suratınıza çarpar ve o anda dersiniz ki ‘’Bunlar insan olamaz!’’ Biz de bu insanüstü sporculara selamımızı “Sakar Geçidi” üzerinde çaktık ve kısa günün karı olan Cofidis takımının suluğunu kaptık… Bu spora gönül vermiş insanlar için profesyonel bir bisikletçinin attığı suluğun manevi değeri büyüktür.
Bisiklet sevdalısı bir insan için en kötü şeylerden biri, sakatlıktan veya bir sağlık probleminden dolayı bisikletten uzak kalmaktır. Ben de 2013 senesinin Ağustos ayında yaşadığım bir sağlık probleminden dolayı bisikletten 9 ay uzak kalmış, haliyle kilo almış ve epey kondisyon kaybetmiştim. Bu turun konsepti gereği, kendimi çok zorlamadan atlatabileceğimi düşünüyordum ama dakika bir gol bir gibi bir durum oldu. Marmaris çıkışındaki yokuşu tırmanırken anlamıştım ki, bu tur benim için çok da kolay geçmeyecekti. Öte yandan, bu tura gittiğim bisikletimin dişli oranları dik yokuşlara yönelik değil daha çok hıza yönelikti ve benim gibi pas tutmuş bir insanın yokuşlarda bu bisiklet ile kesinlikle şansı yoktu…
Bir şekilde o yokuşu tırmandım. Yolun sonrası kısmen daha az eğimliydi ve fena da gitmiyorduk aslında. Sağ tarafımızda muhteşem mavisi ile deniz bizi selamlıyordu. Hisarönü, Orhaniye, Turgutköy derken yaklaşık 35 km’ lik bir yolu geride bırakmıştık ki, coğrafya bilgilerimizi hatırlamamızın vakti zamanı gelmiş geçiyordu. Evet, baylar bayanlar; Ege’de dağlar denize dik uzanır. Bunun sonuçlarından bir tanesi, girinti çıkıntı fazlası olduğundan çok fazla sayıda körfez ve koy olmasıdır. Peki, bunun konumuzla alakası ne Can dediğinizi duyar gibiyim…


Tur konseptimizden de anlayacağınız üzere, vakit denize girme vaktiydi! Yolun sağ tarafında bir cep gördük ve hemen daldık. Burada harika bir koy, ufak bir iskele ve bir de salaş bir restoran vardı. Daha ne isteyebilirdik ki? Burası tam bizlikti! Mayolar çıktı, terlikler giyildi ve herkes kendisini denize attı. Bilirsiniz ki, deniz insanı acıktırır. Hele hele bu denli güzel bir koy, insanı iki kat acıktırır. Denizden çıkar çıkmaz kendimizi o salaş restoranda bulduk. Salaş yerler, lezzet konusunda her zaman popüler mekanlardan birkaç adım öndedir. Bu oturduğumuz restoran, hayatımızda yediğimiz en efsane kalamar dolma ile hafızamıza fena kazındı. Nasıl kazındıysa artık, bir an bisiklet turundan kalamar tariflerine geçecek gibi oldum, kusuruma bakmayın. Denize girildi, ultra-mega bir yemek yenildi ve manzaraya nazır güzel içecekler içildi. Tanju Okan bizlere eşlik etti. ‘’Beyler n’oluyoruz? Bu bir bisiklet turu, yemek programında değiliz!’’ dedik ve Selimiye’ ye doğru yola çıktık.
Selimiye, harika bir balıkçı köyü havasında. Bizim gittiğimiz zaman sezon harici bir dönem olduğu için, o dönemde gayet sakin ve huzurluydu. Ama yazın tatil sezonu açıldığı zaman sizi ne kadar etkiler ondan pek emin değilim. Bizim gibi sakin ve huzurlu zaman geçirmek istiyorsanız bu tarz yerlere daha az insan olduğu zaman gitmek her zaman daha avantajlıdır. Bunu unutmayın derim. Akşamı burada geçirdik ve yine malumunuz Ege’nin o harika mutfağı bizi mahvetti. Yedik, içtik ve hemen uyuduk.

Selimiye’nin denizi, dibindeki çakıllardan ötürü olsa gerek bir başka mavi. Sabah uyanır uyanmaz yine kendimizi denize attık. 4 ayaklı bir dostumuz da bize eşlik etti ve sonrasında güzel bir kahvaltı ile güne başladık. Hani bir laf vardır ya; “Dün yediğin kalamarlar, bugün…” diye. Selimiye çıkışı naralar atarak tırmandığım deli bir yokuştu ve resmen dünkü kalamarların intikamıydı. Üstelik bu daha başlangıçtı. Bozburun’a doğru giderken kısmen düz bir yol izledik ama işin kötüsü Bozburun’da yine harika bir balıkçı bulmuştuk. Grup tabii ki de bunu da affetmedi ve yine balık sofrasındaydık. İyi ki başta size turumuzun daha çok keyif ve yeme-içme odaklı bir tur olduğundan bahsettim yoksa ilk mola yerinde kalamar dediğimde “Bunlar nasıl bisikletçi arkadaş!” tepkilerinizle karşı karşıya kalacaktım sanırım.
Bozburun, eski ve güzel bir Ortaçgil şarkısından daha fazlasıdır aslında. Kimisine gri, kasvetli ve boğuk gelen belde, benim için oldukça akılda kalıcı ve kendine özel bir havası, bir başka güzelliği olan bir yerden ibaret. Yakınlarında bulunan ve bizim de ziyaret ettiğimiz Selimiye veya Turunç kadar yemyeşil olmamasının sebebi, seneler önce çıkan bir yangınla doğal bitki örtüsünün biraz zarara uğramış olmasıymış. Ancak yine de hemen hemen her birimin denize yakın konumlandırılmış olması sebebiyle oldukça şirin bir havası var. Üstelik sahilde yürümesi de hiç bitmiyor. Arkasında yükselen dağ sebebiyle adeta ince bir şerit üzerine kurulmuş gibi duran Bozburun’da her şey ihtiyaç kadar bulunuyor ve şehirlerdeki o gereksiz kalabalıktan uzakta olduğunuzu hissetmeniz hiç uzun sürmüyor. Bisikletli veya bisikletsiz fark etmez, eğer biraz dinginlik arıyorsanız, burası size eminim çok iyi gelecektir. Yanlış hatırlamıyorsam Marmaris’ten dolmuşla bir saati biraz aşkın bir yolculukla buraya ulaşabiliyorsunuz.


Rotamızın devamında Söğütköy, Bayırköy ve Turunç vardı. Bir dakika! Bayırköy mü? Evet; Bayırköy! Tam da kafanızda canlandığı gibi bayırın tam tepesindeydi. Söğütköy’den Bayırköy’e kadar toplamda 25 km yol var ve neredeyse tamamı tırmanış. Eğimler ise bol bol %7 ve %8’lerde. Hatta bazı yerlerde %20’ler size ‘’Hoşgeldiiin!’’ diyorlar. Bu bahsettiğim eğimler benim için gerçekten hiç kolay olmadı. Kondisyonunuz iyi değilse bu rotada sabırlı olmanız gerekiyor, yoksa hem fiziksel hem de ruhsal açıdan çöküntü yaşamanız işten bile değil. Şu tepe son diyorum, bir yenisi geliyor. Tırmanışa devam. Şu virajdan sonra kesin iniş var diyorum. Bir başka viraj gözüküyor yokuşun sonunda. İşte bu psikoloji, hiç de hoş bir psikoloji değil. Çünkü biz insanoğlu kolay olana yönelmeye çok meraklıyızdır. Ancak, tam da burada bisikletin bir güzelliği ön plana çıkar ve her ne olursa olsun o yolu tırmanmak esas hale gelir. Bisikletinizden inip yürüseniz bile o yokuşu bir şekilde çıkarsınız ve bu sizi bir sonraki zorlu yokuşa bir öncekinden daha hazır hale getirir.

Bu zorlu yokuşları tırmandıktan sonra, Turunç’ a doğru inişe geçtik. Maalesef bu bölgelerin asfalt yapısı yol bisikletlerine hiç uygun değilmiş. Onu hemen anladık. İçerisinde o kadar çok mucur var ki, ince lastikli yol bisikletlerimizle hiç gitmesek daha iyiymiş dedirtti bize bu Turunç inişi. Gidondaki titreşim ellerimizi mahvetti resmen. Hatta kollarımıza varan bir uyuşma söz konusuydu. Tabii bu sırada Olgun hayatından son derece memnun, tur bisikletinin kalın tekerleriyle süzüle süzüle iniyordu. Burada anladık ki bizim konseptte bir hata var. Tur bisikleti bu tarz geziler için esas oğlanmış! O günün akşamında Turunç’ta konakladık. Ancak, burası Selimiye’ye oranla çok daha turistik (yabancı turist düşünün, eller havaya ana konsept) ve bize pek hoş gelmedi açıkçası. Diğer günden zaten deniz mahsulüne doyduğumuz için, mütevazı bir akşam yemeğinin ardından kendimizi otelde bulduk. Sabah kahvaltısının ardından, Marmaris’e doğru yola çıktık. Her günün başlangıcında olduğu gibi yine başlangıç yokuşla oldu. Dün bitirdiğimiz Turunç inişini bu sabah tırmandık. Virajlı ve güzel bir tırmanıştı. Sonrasında ise İçmeler’e kadar iniş ve Marmaris’e kadar uzanan dümdüz 10 kilometrelik bir sahil yolu vardı.Marmaris’e geldik ve turumuzu burada noktaladık. Yine güzel bir fırsata 3 günlük ideal bir bisiklet turu sıkıştırmayı başarmıştık. Tur yapmak için işinizden ayrılmanıza veya ‘’Ben gidiyorum arkadaş!’’ deyip pılı pırtıyı toplamanıza gerek yok. Gündelik hayatınıza devam ederken de araya çok güzel turlar sıkıştırabilirsiniz. Yeter ki zamanı iyi kullanın ve rota planlamalarınızı yapın. Ufak kaçamakları, bayramları ve bunun gibi tatilleri kısa süreli ama çok eğlenceli turlarla kapatabilirsiniz.

Ve unutmayınız; yaptığınız her tur, hem genel kültür hem de tecrübe anlamında yanınıza her zaman kar kalır.
Akılda kalanlar
BOZBURUN
Bisikletli veya bisikletsiz fark etmez, eğer biraz dinginlik arıyorsanız, burası size eminim çok iyi gelecektir. Yanlış hatırlamıyorsam Marmaris’ten dolmuşla bir saati biraz aşkın bir yolculukla buraya ulaşabiliyorsunuz. Civardaki balıkçı köylerini ve onların salaş restoranlarını ıskalamayın. Hem lezzetli deniz mahsullerine doyar, hem de bölge halkıyla sıcak ilişkiler kurabilirsiniz.
SELİMİYE
Son yıllarda turizmin artması ve Selimiye Köyü’nün tatilciler arasında sıkça söz edilmesiyle karadan gelen tatilci sayısı da artmıştır. Eskiden yerli halkın geçim kaynağı süngercilik ve balıkçılıktı. Fakat turizmin artması ve gelen turist sayısının çoğalmasıyla yerli halk daha çok turizm sektöründe hizmet etmeye yönelmiştir. Hem Marmaris-Selimiye arasındaki yolu hem de köy içinden dağlara çıkan patikalar ve yakındaki köylere giden yollar bisikletçiler için eşsiz bir keyif verir. Son yıllarda doğası ve denizi sayesinde çok sayıda kamp yapan kişilerin de uğrak noktası haline gelmiştir. Bahar aylarından itibaren yaz sonuna kadar bisikletçiler için keyifli bir rota olacağından eminim.


